öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BİLMEK (Küçürek Öykü)
hiçkimsenin bilmediği bir şeyi biliyordu. O bildiği şey, onun varolma amacının parçasıydı. Her gün çekçekiyle sokaklarda topladığı hurdalarla geçimini sağlıyor; gecenin geç saatinde, evim dediği harabeye dönüyordu. Kimsenin bilmediği şey, "onun kendi hayatının tanrısı olduğuydu" Çekçeki tanrısal bir araçtı. Harabe bile olsa bir evi ve düşleri vardı.
Sürekli düş kurardı. Bir gece mutlu bir düşün içine bıraktı kendini. O kadar renkli bir düştü ki bu; bir daha çıkmadı.
Sabah kimliksiz bir ceset, şehir morguna götürülüyordu.
Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.
YALNIZLIK DOMİNOSU (Küçürek Öykü)
Bu büyük kente geldiğinden beri, yalnızlık hissi dahada büyümüştü. Günün yorgunluğuyla bitkin bedenini kanepeye yığılırcasına bıraktı. Akşamın geç saatinde, çay bardağına yarısına kadar rakı koydu, diğer yarısını suyla doldurdu. Yalnızlığının duru beyazlığı bardağa dolmuştu.
Bir yudum aldı rakıdan, yüzü buruşur gibi oldu ve arkasından bir kaşık yoğurt attı ağzına. Gözleri camdan dışarıya kaymıştı; orada da yalnızlığının yalın beyazlığı vardı hem de kentin her yerini kaplayan bir beyazlıktı bu. Bir yudum daha beyazdan, bir yudum daha.
Gece yarısını geçe yatağına uzandı çakırkeyf olmuş kafasıyla. Aklından, o kadının yüzü gitmiyordu. Köprünün orta yerinde, parmaklıklara tutunmuş ve onu ikna etmeye çalışan polise yaşlı ama gülen gözlerle bakıyordu. Birden polise son sözlerini söyledi:
-Ben gidiyorum, cami avlusundaki bebeğime iyi bakın. Hayat belimi büktü ben bakamadım.
Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.
ŞiiRitüel
Yeniden Başlıyoruz!
Uzunca bir süredir ara verdiğim, canlı şiir sunumları ve katılımlı şiir okuma etkinliklerimize, yeniden başlıyoruz.
2 Temmuz 2017 tarihinde, saat 15.00 ile 17.00 arası gerçekleşecek olan etkinliğimizde, tanınmış şairlerimizden seçtiğim şiirleri sunarken, katılımcılarımızın kendi seslerinden okuyacakları şiirlerle, etkinliğimiz renklenecek.
Şiire gönül vermiş, sevgili şiir sever dostlar; sizleri de aramızda görmekten gurur ve mutluluk duyarız. İster dinlemek için, ister kendi şiirlerinizi katılımcılara sunmak, isterseniz de beğendiğiniz şiiri yorumlamak için aramızda olmanızı temenni ediyorum. Şiir, katılımla çoğalır.
üvercin Ka bahçe Halitağa Cad. Yeniyol Sok.No 7/2 Kadıköy, 34714 İstanbul adresinde gerçekleştireceğimiz etkinliğimizde
tüm gönül dostlarının yeri ayrılmıştır
Etkinlik sayfaları
Toplanzi https://toplanzi.com/edebiyatcilartoplulugu/events/2278
Facebook-1 https://www.facebook.com/events/1209547392501480/
Facebook-2 https://www.facebook.com/events/1706352002991981
Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.
GİDİYORUM GELMEYİN
Bir intihar ancak bu kadar güzel olabilirdi.
Gece saat 3’ü devirmek üzereydi. Pencereden odaya dolan karanlık, efsunlu bir örtü gibi odanın her tarafını kaplıyordu. Köşede duran küçük mumun zayıf ışığı, her şeye rağmen sonuna kadar direnmenin eşsiz timsali gibi kendisini tüketiyordu. Gerçeklerde her zaman sahiplerini böyle tüketir ya! Tükeniş hep adım adım gelir, gitmemek üzere gelir, yerleştiği yere ölüm bulaştırır.
Mu ışığına inat tavanın kirişine asılan bir urgan ortalıkta sallanıyordu. Bir ucu kirişe bağlanmış, diğerine ilmek atılmıştı. Eski binanın fazla yüksek olmayan kerestelerle yapılmış tavanının ortasına denk gelen bu kiriş, bir zamanlar hangi ormanın güzel ağacıydı acaba? Dallarından kimbilir ne kadar çok canlı gelip geçmişti? Karıncalar, örümcekler, kelebekler, kuşlar, sincaplar ve daha niceleri. Bu canlıların kendi yaşam mücadelelerinin temel dayanaklarındandı bu kütük ağaç iken. Yeşilliğiyle çevresini güzelleştiriyordu. Bir ormanın parçasıydı belki, belki de bir dağın başında tek başına yetişmişti. Fakat sonuna kadar direnerek hayata meydan okumuştu. Taa ki o balta bedeninde onulmaz yaralar açıp, devasa bedenini yere devirinceye kadar. Ya şimdi görevi neydi? Bir intiharın isimsiz baş kahramanlığını, isteği dışında yerine getirmek.
Titrek mum ışığının zor bela ulaştığı odanın bir köşesinde konuşlanmış küçük çalışma masası vardı. Masa üstünde açık bir kitap, kitap üzerinde beyaz bir kağıt hemen yanında da bir kalem duruyordu. Bunların dışında odanın diğer köşesinde tek kişilik bir karyola, özenle düzeltilmiş yatağıyla olanlara olacaklara sessizce şahitlik ediyorlardı. Yatağın hemen yanı başında bulunan küçük gardırop, belki de bir daha hiç giyilmeyecek olan elbiseleri bir anne şefkatiyle içinde saklıyordu.
Genç adam önce dışarıya baktı, karanlığın içinden süzülüp gelen yıldız ışıkları gözlerinde son kez parıldadı. Saatine baktı, dörde doğru hızla ilerliyordu yelkovan. Saati yavaşça çıkarıp masanın üzerindeki kitabın yanına bıraktı. Annesi ölmeden bir kaç ay önce hediye etmişti bu saati. Çok değerliydi. Annesine de annesinin büyükbabasından kalmıştı. Ona çok iyi bakmasını tembihlemişti.
Masanın önünde kendi halinde mahzun duran, yıllardır onunla arkadaşlık etmiş olan sandalyeye oturdu. Bu sandalyede oturmayı çok seviyordu. Kimi zamanlar saatlerde onun üzerinde oturup, kah okuyarak, kah düşünerek vakit geçirmişti. Beyaz kağıdın yanındaki dolmakalemi aldı, kapağını çıkarıp arkasına taktı. Kağıdı, kitabın üzerinde yazabileceği şekilde yan çevirdi. Kalem kağıda değmeye ramak kala düşünmeye başladı. Ne yazacağını da bilmiyordu. Uzun bir şeyler yazması gerektiğini hissediyordu ama o kadar uzun şeyler yazacak mecali yoktu. Ne beyninde, ne parmaklarında. Bir süre düşündükten sonra kağıdın tam ortasına bir tırnak işareti yaptı ve devamında:
“GİDİYORUM GELMEYİN!” yazarak tırnağı kapattı. Kağıdı kitabı kapatacak şekilde düzeltip tam üstüne yerleştirdi. Kalemin kapağını kapatıp yeniden yan tarafa koydu. Saate bir kere daha dokundu ve ayağa kalktı. Çok sevdiği sandalyeyi kirişte asılı duran, bir ucu ilmek atılmış ipin altına getirdi. Oraya bıraktıktan sonra pencereye yöneldi. Bir daha hiç göremeyeceğini düşündüğü yıldızlara son kez göz gezdirdi. Geri döndü; sandalyeye çıktı; ilmeği boynuna geçirdi. Tam o sırada masa saatinin alarmı saat 4 oldu diye ötmeye başladı.
Karanlık gökyüzünde sönük ışıklarıyla parlayan yıldızların arasından bir yıldız kaydı.
Fulya'nın Hikayesi
Bir yılgınlığın eseriydi Fulya. Bir garip girmişti hayatıma. Yaşadıklarını öğrenince başına gelen herşeyin bir garip olduğunu gördüm. Daha yirmi yedisinde bir kadındı. göz bebeklerindeki hüzünlü buğu, yağmur öncesi bungunluk ve gizli bir ferahlık saklardı içinde. Ağlamaklı bakışları, yılların acısını taşıyordu renklerinde. Güzel bir yüzü vardı. Kısa saçları yüzünün tüm güzelliğini seriyordu ortaya. Fulya, tedirginlik içinde, ürkek, anlamsız bir savunu tepkisi içinde saldırmaya hazır bir kedi yavrusu gibiydi.
Fulya'yla, yıldızsız bir gökyüzü, büyücü karanlık altında yağan bir yağmur içinde karşılaştım. Açlık, korku, yalnızlık onu sömürmüş gecenin kuytularına terk etmişti. Ben tüm sinir ve ateşimle kendimi yağmurlu karanlık denizine bırakmıştım. Gene düşünceler, gene buhranlar beni sarmıştı. Sokakların çıplaklığında bir "ben" gibiydim. Selma ile yaptığım konuşma tüm gün beni etkisinden bırakmamıştı. Nedense, hali benden daha vahim olan birisiyle karşılaştığımda tüm sıkıntılarımı, tüm yılgınlığımı unutur, ona ulaşmak için kimlik değiştiririm. Fulya'ya da rastladığımda böyle oldu. Karanlık köşede onu ağlar halde görmüştüm. Ona yaklaştım. İlk anda onun bir kadın olduğunu farkedememiştim. Ağladığından bile haberim yoktu. Zira yüzünü görmüyordum. Olduğunca hareketsiz köşede, dizlerini kendine çekmiş, elleriyle kafasını, dizlerinin arasına sokmuş, dev topacı andırır halde, hareketsiz, terkedilişini üzerine çekip kalmıştı.
Merakla ona doğru yaklaştım. Belki dedim, konuşuruz:
"-Selam arkadaşım. Gecenin karanlığında yolunu yitirenlerdensin sende. Gel seninle karanlığını yırtalım."
Çoğu gece serkeştleriyle oturup konuştuğum onlar gibi olur diye beklerken, o şekilde yaklaşırken, birden beklemediğim bir tepki ile karşılaştım. Kafasını kaldırmasıyla, yanından bir taşı bana fırlatması bir oldu. Neye uğradığımı şaşırmış, taşı zor savuşturmuştum. Ellerimi kaldırdım. Bir adım geri çekildim.
"-Hey! Ben dostum uzaylı! Sana taş atıp, kötülük yapmak niyetinde değilim; amacım sadece dostluk. İstemiyorsan giderim. Seni korkutmak istemezdim."
Eline başka bir taş almış, kin fışkıran gözleriyle, çatık kaşlarının altından bana bakıyordu. Taşı tutan eli havadaydı. Atmakla atmamak arasında bir tek adımın olduğunu anladım.
"-Tamam, tamam! Sende yalnızlığınla başbaşa olma istiyorsun. Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim. Rahat ol; işte gidiyorum. Dedim. Arkamı döndüm, ellerimi pantolonumun ceplerine sokup, kafamı omuzlarımın arasına soktum. Sicim gibi yağan ama üşütmeyen yağmur altında gece karanlığının derinliğine doğru yürümeye koyuldum. Onu, orada öylece bırakmaya kararlıydım.
"-Hey! Heeeeyy! özür, gel!"
Tam kaybolacağım anda, bu tiz ses beni çağırmıştı. Geriye döndüğümde elini indirmiş, çatık kaşlarını ve bakışlarını yumuşatmış anlaşmaya varmak için kendini hazırlamıştı.Ona doğru döndüm, yaklaştım; aramızda bir-iki metre kalıncaya kadar. Şaşkındım. O sesi beni şaşırtmıştı. Çünkü onun erkek olduğunu düşünüyordum. Sesi onun bir kadın olduğunu farketmemi sağlamıştı. Aramızdaki mesafeyi koruyarak duvar dibine çömeldim. Ellerimi göğsümün üzerine birleştirdim. Ondan yana bakarak:
"-Sen bir kadın mısın? ben mi öyle bir kanıya kapıldım?
Fulya, şaşkın baktı ve kafasını yavaşca önüne, dizlerine doğru eğdi. Bir süre sessizlik çöktü muhabbetimize.
"-Bak, yanlış bir şey yapmak istemiyorum. Seni kırmak değil amacım. Önce tanışalım istersen. Ben Serdar. Senin adın nedir? Mahsuru yoksa söyler misin?"
Kafasın yavaşça kaldırdı. Buğulu gözleri karanlığı deliyordu:
"-Fulya" dedi.
O an, onun bir kadın olduğuna kani geldim. Şaşkınlığım biraz daha arttı.
"-Senin ne işin var, gecenin bu vaktinde, Bu yağmur altında burada? Evin, gidecek bir yerin yok mu? Konuşmak istemezsen seni anlarım ama, seni tanımakta isterim."
Karanlığı delip bana ulaşan bakışlarındaki titremeyi hissettim. Bu titreme, ağladığını anlattı bana; bir süre kilitlendi bakışlarımız. Sonra o da bende bakışlarımızı öne eğdik. Tekrar o tuhaf sessizlik abandı kelimelerimizin üzerine. Tam bir karabasandı. Fulya vaziyetini hiç bozmadan:
"-Kimim, kimsem, gidecek yerim yok. Ama.." dedi; başını hiddetle kaldırdı:
"-Sanma çaresizim. Kendimi koruyabilirim."
Bunları söylerken tekrar kaşları çatılmış, gözerinde şimşekler çakmaya başlamıştı. Taşı tutan eli yanından kalkmış, bana taşı işaret ediyor, en ufak bir tepkimi bekliyordu adeta.
"-Hayır, hayır! Sakin ol; sana birşey yapacak değilim. Ben sadece, kendi yalnızlığımı, başka birinin yalnızlığıyla baş-göz etip, ondan kurtulmak istedim."
Bakışları tuhaflaşmıştı. Ne söylediğimi anlayamamış, bir şeyler çıkartmaya çalışıyordu. Ne söyleyeceğini de tahmin edemiyordu. Dudakları büzülmüştü. Gözyaşları dinmiş, şimdi yüzünden yağmur damlaları kayıyordu.
"-Bak, niyetim sadece konuşmak eğer, istersen tabi!?"
"-Tamam; ama unutma, kendimi koruyabilirim!"
Gülümseyerek gözlerine baktım. Rahatlamıştım. Daha rahat bir hava hakim olmaya başlamıştı sohbetimize.
"-Bilir misin fulya; karanlığın sadeliğinde yıldızlar birer gelin gibidir. Güzelliklerini izlemekten kendini alamaz insan. Ama yağmur, bir anda siler yıldızları. Dost mudur, düşman mı yağmur yıldızlara? Aslında yağmur o yıldızları, damlalarına yükleyip, getirip dünyaya serpiştirir, saçlarından yüzünden sızan her damlada bir yıldız gizlidir."
Fulya'nın yüzüne biraz şaşkın, biraz iyimser bir ifade yerleşmişti. Gözlerinde gizli bir tebessüm vardı. Gözlerimiz birleşti. Bir an yanaklarının kızardığını, anlamsız bir utanç içine girdiğini hissettim. İkimiz aynı anda gene başlarımızı önümüze eğdik.
"-Çok yalnızım fulya! Gecenin bir koyuğunda kurtulurum belki, belki yağmur bu yalnızlığı alır götürür diye çıktım sokaklara. Ama nafile; yalnızlığım beni bırakmaya hiç niyetli görünmüyor. Bu arada aç mısın?"
"-Eveeet!"
Utangaçlık yüklü ama, gerçek bir evetti bu!
"-Haydi, gel o zaman; karnımızı doyuralım."
Birlikte kalktık ve yürümeye başladık. Yürürken aramızdaki mesafeyi korumaya hep özen gösterdik. Bir sabahçı lokantasına gidinceye kadar hiç bir şey konuşmadık. Lokantadan içeri girince önce çevreye bir göz attı Fulya. Sırılsıklam olmuştuk. Bir masaya oturduk. Lokanta çok küçük ama sevimli bir yerdi. Biz oturunca; yanımıza kısa boylu, tombul, saçları dökülmüş ama olduğunca sevimli, öününde bir önlük takılı olan adam geldi. O saatte bile yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. Bize ne istediğimizi sordu. İki işkembe çorbası söyledik. Koca bir sepet ekmekle, dumanı üzerinde çorbalarımız geldi. İşkembe çorbası içmek, benim için tam bir serenattı. Midem için serenat. Önce tuzuna baktım, eksikti, biraz tuz ekledim; bolca sarımsak, kırmızı biber, karabiber, sirke... Karıştırdım. Tekrar tadına baktım. Tadı hala daha istediğim gibi değildi. Ben bunları yaparken Fulya da bana bakarak yaptıklarımı yapıyordu. Lokantacı kasasına geçmiş bir şeylerle ilgileniyordu. Biz, yokmuşuz gibi davranıyordu. Sonra biraz daha tuz ekledim. Acısı yerinde ama gene eksik bir şeyler var. Biraz daha sarımsak, biraz daha tuz. Tekrar karıştırdım. tattım. İşte o tat! Tam istediğim tadı yakalamıştım. Biraz daha karıştırıp, ekmek aldım ve yumuldum çorbaya. Tabi, Fulya'da?
Yaşam Ağrısı
Sıkıntılı bir hava vardı dışarıda. Yağmur yağacak belli ama, bulutlar damlaları doğurmakta zorlanıyordu sanki. Bir şairin şiirini ortaya çıkarmadan önceki sıkıntısını, bungunluğunu hissettiriyordu hava. Siyah bulutlar kaplamıştı gökyüzünü. Güneş gül yüzünü gizlemiş, gergin bir sıkıntı ortalığı sarmıştı.
Simge, yağmur öncesi sıkıntılı havayı camdan izliyordu. Aynı sıkıntı içine çökmüştü. Bilindik bir hikayenin, basit bir kahramanı gibi hissediyordu kendini. Gözlerinde düğümlenmiş yaşlarını özgür bırakmakla, bırakmamak arasında gidip geliyordu, vücudu anlamını bilmediği bir titremenin esiri olmuştu. Ruhunda dinmek bilmeyen bir fırtına hüküm sürüyordu. Azgın dalgalarının bedeninde coşmasının titremesiydi bu anlamını çözemediği titremeler. Aslında anlamınıda biliyordu ama, bilmezden gelmek daha kolay geliyordu onun için.
Gözleri tekrar karanlık bulutlara takıldı. Özlemle yağmuru bekliyordu. Sıcaktan çatlamış çorak toprakların hasreti vardı içinde ve umuyordu ki, yağacak yağmur tüm sıkıntısını alıp götürecekti. En azında öyle hissediyordu. Şu an hiç birşeyi, yağmurun yağmasını istediği kadar isteyemezdi.
Simge, düşüncelerinden diğer odadan gelen ağır inleme sesiyle ayrıldı. Bu sesler beyninde mayın gibi patlıyordu. Her inleme adeta kendi ağzından dökülüyor ve inlemelerin acısını kendi bedeninde yaşıyordu. Günlerce döktüğü yaşların yarı sebebi bu inlemelerdi. Çaresizliğin dal göbeğinde, tek başına olduğunu hissettikce korkuları büyüyor, büyüyordu içinde.
İnlemelerin arasında zorla ismini seçti. Yavaşça camın kenarından ayrılıp, diğer odaya doğru yöneldi.
Odanın kapısı açılır açılmaz, ağır, genzinizi yakan bir ilaç kokusu çarpıyordu yüzüne insanın. Loş bir odaydı. Havanın karanlık yüzüde ortalığa serilince, odanın loşluğu zifiri bir karanlığa dönüşüyordu. Odanın tam orta yerinde oksijen çadırıyla kaplanmış bir karyola vardı. Sağında solunda bir sürü elektronik aletler vardı. Odanın bir köşesinde. dört beş tane yanyana dizilmiş oksijen tüpleri göze çarpıyordu. Simge, her zaman yaptığı gibi odanın kapısını açtıktan sonra bir süre kapıda durakladı. Bu duraklama ölüm kokusu sinmiş odanın, ağır kokusuna ciğerlerini alıştırma duruşu gibi birşeydi sanki. Bir an tüm bedeni hareketsizleşiyordu.
Gözleri yatakta yatan, tükenmiş bedene takılıyordu. Çadırın dışına konmuş bir hoperlör, içeriye hastanın yakınına yerleştirilmiş mikrofondan gelen sesleri rahat duyabilmek için konmuştu. Yatakta yatan bitkin, hareketsiz bedenin yalnızca gözleri ve dudakları hareket ediyordu. Yatağı süzdü, süzdü, süzdü. Daha sonra yanına vardı. Hastanın kırlaşmış, seyrekleşmiş uzun saçları vardı. Yanakları iyice göçmüştü, gözleri, göz yuvarlarının dibine doğru kaymış, kaybolmuş, gözlerinin çevresi ağır bir mor rengine dönüşmüştü. Yüzünü kaplayan kırışıklar, gençliğinin güzelliğinden intikam alırcasına tüm yüzünü kaplamıştı. Bir zamanlar dolgun dudaklar, şimdi kırışıklar arasında kaybolmuştu. Bilekleri incecik kalmıştı. Teninin rengi kaybolmuştu. Ölümün soğuk rengi kaplamıştı tüm tenini. Kolları iğne delikleriyle doluydu. Simge, bu manzarayı beynine kazımıştı. Ama o odaya her girişinde, mutlaka bu ayrıntıları yeniden yeniden görür, inceler, beynine yazardı. Annesinin devasız hastalığa tutulmadan önceki, cıvıl cıvıl, hayat dolu, erkeklerin yüreğini ağzına getiren, Afrodit Kadın halini hatırlıyordu. O kadın, bu kadın mı diye için için ağlıyordu.
İçeriye yavaşça süzülüp, çadının yanına geliyor
Kayıp Ruhlar Ormanı -1
Ormanda...
Karanlık ve koyu sis tabakası etrafı öyle bir kaplamıştı ki, insan burnunun ucunu göremiyordu. Bu koyu sis tabakasıyla örtülü gecede dışarıya çıkmak, akıllı bir insanın yapacağı hareket değildi. Hele böylesi bir gecede, derin uğultuların yükseldiği, sanki ağaçların fısıltıyla, nefret söylemlerine boğdukları ormana gitmek, usunu yitirmiş kişilerin bile yapamayacağı bir şeydi. Rivayet olunur ki; bu orman böylesi gecelerde ruhunu giyinirdi. Ormanı oluşturan her birey canlanır, aralarına girecek insanın etlerini tikeler halinde ayırır, en sonunda iskeletini aç kurtlara atarmış. Bu ormanın ağaçlarını, bilinen en kötü ruhlar zaptetmiş. Her kuytusunda ayrı bir tehlike barınmaktaymış. Böyle gecelerde bütün baykuşlar tüylerini ve etlerini döker, yükseklerden kötü ruhlu ormana gözcülük edermiş. Sincaplar, yakalanan kişisinin kafasını kemirir, yolunu şaşırmasını sağlayarak, ağaçların, kurbanın kafasını kopartmasına yardımcı olurmuş. Kargalar, kurbanların sadece gözlerini oyarlarmış. Bu, kargaların en sevdiği oyunmuş. Bütün bu cani yaratıkları karanlık ve sis gizlermiş. Kayıp ruhları ormanı sadece denizler insan boyu yükseldiği zaman canlanır, insanın tüylerini ayaklandıran fısıltılı şakılar söylermiş. Söyledikleri bu şarkılar insanları ve insanların çevrelerindeki hayvanları -inekleri, tavukları, davarları, köpekleri, kedileri v.s- kendine çeker, acımadan gelen her kurbanı katleder, iskeletlerini çıkarır, kemiklerini kurtlara yedirirmiş. Bu kurtları görenler olmuş ve anlattıklarına göre kurtların çeneleri ve dişleri kırılmaz, eğilmez metalden yapılmış gibiymiş. Ağızlarını açtıkları anda parlak metal dişleri görünür, insanı ürpertirmiş. Metal dişleri sayesinde kemikleri kolayca kırar, ezer yerlermiş.
Ormanın sarmaşıkları kurbanların kanını emerlermiş. Yakalanan, aralarına düşen bir kurbanı farkettikleri anda hemen ona sarılır, dokungaçlarını damarlarına saplar, bütün kanını emmeye başlarlarmış. Bu sarmaşıklar çok vahşi bitkilermiş. Birde bunların et yiyen türleri varmış ki, normal görünümlü çiçekleri avı yakaladıkları zaman adeta birar ağıza dönüşürmüş. Kayıp ruhlar ormanı, doymak bilmeyen kocaman bir canavar gibiymiş. Ormana gitmek isteyenler mutlaka gün ışığını bekler öyle gidermiş. Hava kararmadan da ormanı terkederlermiş. Gün ışığında orman sanki uyuşur, bir bebek gibi mahzunlaşır, normale dönermiş. Köylüler bu yüzden ormandan geceleri kaçarmış ve bu ormana kayıp ruhlar ormanı adını vermişler. Oraya girip kaybolan canlının değil bedeni ruhu bile orada kaybolurmuş...
Zelfin denilen bir kız yaşarmış ormana en yakın köyde. Zelfin doğumuyla, yaşamıyla çok farklı birisi olmuş. Zelfin'den köyde herkes korkar çekinirmiş. Daha 15 yaşında olmasına rağmen, köydeki herkes arasında korku salıyor, köylüler onun bir dediğini iki etmez, sürekli onu memnun edip, sinirlenmemesini sağlamışlar.
aşkın ters yüzü
Suskundu kadın, üzgündü adam. İçlerindeki yara durmadan kanıyor, gün be gün de derinleşiyordu. Konuşamamanın, kendilerini suskunluğa mahkum etmenin vebali asılmıştı boyunlarına. Kadın da adam da kederlerinden her gece zil zurna sarhoş oluncaya kadar içiyorlardı. Kime anlatsınlar ki dertlerini; dertlerinin ilacı kavuşmalarıydı. Kadın adamı deli gibi seviyordu ama söyleyemiyordu; adam kadın için deliriyordu ama söyleyemiyordu. Suskunluk çökmüştü ikisininde diline.
Kadın, deli sarhoşluklarına dalıyor ve;
“-Allahım yardım et bana; bunu ona nasıl söyleyebilirim? Yüreğimi yakan acılar yetmiyormuş gibi bir de onun acısı, öyle ağır ve çekilmez geliyor ki. Ne kadar sarhoş olursam olayım, gerçekleri değiştirmeye gücüm yetmiyor. Onun karşısına geçip; “ulan ibne seviyorum işte, seviyorum ulan var mı daha ötesi” demek istiyorum ama yapamıyorum, yapamıyorum!” isyanlara garkoluyordu.
Adamın durumu da farklı değildi; her an fotoğrafı elinde, sitemleri dilindeydi.
"-sen benim bu güne kadar sevdiğim tek kadınsın diyebilseydi. Diyebilseydi de, dediği zaman ne bok olacak ki; haydi diyelim kadın kabul etti; ne olacak? Başlayacak yine kıskanmalar, istekler bilmem neler, klasik kadın tavırları. Ya iyi de, şöyle akşamları eve gidince, başını omzuna koysa, ya da dizine koysa, o yumuşak elleriyle saçlarını okşasa, kendisine tatlı sözler söylese, onun kokusunu hissedebilse. Yatınca ona sımsıkı sarılıp, bütün sıcaklığını bedeninde hissedebilse fena mı olurdu yani? Çok iyi olurdu ama gel gör ki, …"
Kadının maddi durumu yerindeydi ama hasta bir oğlu ve yaşlı bir annesi vardı. Sürekli onların çevresinde olmak zorundaydı. Adam, sıradan bir iş yerinde maaşlı olarak çalışıyordu. Kadını neredeyse her gün görüyordu. Çoğunlukla gözleriyle ve başlarıyla selamlaşmadan öteye geçmeyen bir ilişkileri vardı sanki. Hasbelkader birbirine takılan bakışlarında alabildiğinde naiflik vardı. Sanki birbirlerinin bakışında ruhlarını arındırıyor, yeni doğmuş bebek saflığına kavuşuyorlardı. Ah birde birbirlerine açılabilselerdi.
Nice içkili geceler uykusuz sabahlara kavuşmuştu; nice zamanlar yüreklerini kavuran acı hep birbirinden habersiz, yalnız yaşanmıştı. İkisinin de canına tak etmişti aslında. Birbirlerini gördükleri anda yüzlerinde beliren çocuksu gülümsemeler, açıkca davetkardı.
Adam, o gece kararını verdi, yarın ilk gördüğü yerde onunla konuşacak, yüreğindekilerini diline döküp, kendisini anlamasını sağlayacaktı. Aynı sıralarda kadın da, loş odasındaki koltukta bitmiş şarap şişesine bakarak aynı kararı verdi; yarın kesinlikle sevdiği adamla konuşacaktı. Kadının içi birden neşelendi, pır pır etti. Sevinçli bir hale büründü. Yarın olmasını sabırsızlıkla beklemeye koyuldu. Uzun zamandır ilk defa böyle bir heyecan hissediyordu. Adam, kalktı meyhaneden evine gitti. Evine varır varmaz önce bir kahve yaptı. Sonra güzelce bir duş alıp kendine geldi. Sabah mutlaka söyleyecekti. Salonda bulunan kanepeye uzandı, hafif bir uykuyla sabahı karşılayacaktı.
Sabah, evden sokağa çıkar çıkmaz gözleriyle çevreyi taramaya başladı. Kadın pencereden adamın geldiğini görmüştü. Apar topar aşağıya indi. Karşıdaki dükkana gider bir tavırla yoldan karşıya geçerken, adamla yolları kesişti. Önce masum gülüşleriyle selamlaştılar. Tuhaf ikisininde gözlerinde alımlı bir ışıltı vardı. Adam:
"-Sizinle biraz konuşmamız mümkün mü?" diye sordu
Kadın:
"-Tuhaf ben de size aynısını soracaktım. Tabi, neden olmasın?"
Yolda birlikte yürümeğe başladılar. Adam açıldıkça açıldı. Adam anlattıkça kadın rahatladı. Yüzündeki gerginlik gitti. Adam anlattıkça çocuklaştı. Kadın dinledikçe aşkı arttı. Nihayet istedikleri yerine gelmişti. Nihayet olmuştu.
Adam;
"-Benimle böyle bir aşk yolculuğuna, omuz omuza var mısın?" dedi.
Kadın:
"-Ömrüm yettiğince bu yolda seninle omuz omuza olmaya çoktan razıyım ben!" dedi.
Elleri kendiliğinden birleşti. Ne kadar yürüdüklerini bilmiyorlardı ama bulundukları yer geniş bir alandı. Durdular, birbirlerine döndüler. Birden birbirlerine sarıldılar. Bu sarılma öyle sıradan değildi, adeta birbirlerinin bedenine kendi ruhlarını kattılar..
GECE PUSUDA
Gece öyle bir susmuştu ki; ışığın bile sesi gelmiyordu. Gözlerin karanlığı delmeğe çalışması ise afaki bir eylemden öteye geçemiyordu.
Yüreklere düşen korku, ağacı yavaş yavaş öldüren bir kurt gibi, sabahı beklemeden, körpe yü
rekleri yiyip bitiriyordu sanki. Adeta ellerine yapışan soğuk metal, çoğu zaman hayatla aralarındaki tek bağ oluyordu. Sesini yitirmiş gecelerde o metalin soğuğunu hissetmek ölüm gibiydi ama azrailin ateşler halinde, alacağı can aradığı zamanlarda, o soğuk metal bir güven timsali oluyordu. Sımsıkı sarılıyorlardı soğuk metalin güven veren sıcaklığına.
Daracık mevziye sığmaya çalışan üç koca vücut, gecenin yitirilmiş sessizliğinde birbirlerine bile bakmağa korkuyorlardı. Azrailin ışıklarının ne zaman uçuşmaya başlayacağını kimse kestiremiyordu. Toprak kokusu ve kıyafetlerine yuva yapan toprak bitleri de olmasa, yaşadıklarına kendileri bile inanmayacaklardı. Gözleri hala yoğun karanlığı delip, daha güvenli bir şeyler görmeğe çalışıyordu.
Mevzidekilerden birisi elindeki silahın şarjörünü çıkardı yavaşça. Elliyle mermilerini kontrol etti ve yeniden ses çıkartmamaya gayret göstererek geri taktı. Diğerinin kafası bulanmıştı; beş saattir o pusuda sigarasız uzanıyordu. Aklına bir an annesi geldi; nasıl da geceleri sessizce gelir, onun uyuduğunu sanarak üzerini sıkıca örterdi. Sonra sıcacık, güven veren elin yüzünde hafifçe dolanırdı. Bir an yüzünde annesinin sıcak elini hissetti. Tatlı bir tebessüm belirdi yüzünde ama karanlık yüzünden kimse o tebessümü göremedi. Artık sigarasızlığıda aklına gelmiyordu, şu an annesinin yanında olmak istiyordu. Diğeriyse bütün sessizliğini geceye inat üzerine örtünmüştü. Sevgilisinin verdiği kolyeyle oynuyordu. Kimbilir aklından neler geçiyordu?
Saat sabahın altısını gösteriyordu ama onlar bunun farkında değildiler. Pusunun bitmesine bir saat kalmıştı. Hava aydınlanır aydınlanmaz, karakola döneceklerdi ve bu ölümün soğuk nefesine bulanmış karanlıktan, geceden, topraktan sıyrılacaklardı. Yeniden hayata göbek bağından bağlanacaklardı. Ta ki, diğer pusu nöbetine kadar.
Silahın soğukluğunu olanca hisseden, karanlıkla bir çıtırtı duydu. Birden o yöne doğru dikkat kesildi; silahını çevirdi. Diğerleri de onunla birlikte aynı yöne silahlarını doğrultarak dikkat kesildiler. Karanlığın içinde bir şeyler geziniyordu. Azrail bu gece yerde kurban arıyordu galiba. Tedirgin, ürkek, silahlarına yavaşça mermileri sürdüler. Çıtırtının geldiği yönü tam kestirip, orada neyin ya da kimin olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. İçlerinden birisi:
"Karanlık keskin dişlerini gösteriyor arkadaşlar, hazır olun, bu soğuk nefes..." Diye fısıldadı.
Diğeri:
"Canım bu vatana anamın ak sütü gibi helal olsun." Sesi gene fısıltıydı.
Üçü birden sustular. Yeniden aynı yönden çıtırtılar geldi. Daha dikkatli bakmağa başladılar. Tam kimdir o diyecekti ki, gözleri kör eden bir ışık parladı, aynı saniyesinde bir kor parçası pusunun dibine düştü...
....................şiiradamı
Daracık mevziye sığmaya çalışan üç koca vücut, gecenin yitirilmiş sessizliğinde birbirlerine bile bakmağa korkuyorlardı. Azrailin ışıklarının ne zaman uçuşmaya başlayacağını kimse kestiremiyordu. Toprak kokusu ve kıyafetlerine yuva yapan toprak bitleri de olmasa, yaşadıklarına kendileri bile inanmayacaklardı. Gözleri hala yoğun karanlığı delip, daha güvenli bir şeyler görmeğe çalışıyordu.
Mevzidekilerden birisi elindeki silahın şarjörünü çıkardı yavaşça. Elliyle mermilerini kontrol etti ve yeniden ses çıkartmamaya gayret göstererek geri taktı. Diğerinin kafası bulanmıştı; beş saattir o pusuda sigarasız uzanıyordu. Aklına bir an annesi geldi; nasıl da geceleri sessizce gelir, onun uyuduğunu sanarak üzerini sıkıca örterdi. Sonra sıcacık, güven veren elin yüzünde hafifçe dolanırdı. Bir an yüzünde annesinin sıcak elini hissetti. Tatlı bir tebessüm belirdi yüzünde ama karanlık yüzünden kimse o tebessümü göremedi. Artık sigarasızlığıda aklına gelmiyordu, şu an annesinin yanında olmak istiyordu. Diğeriyse bütün sessizliğini geceye inat üzerine örtünmüştü. Sevgilisinin verdiği kolyeyle oynuyordu. Kimbilir aklından neler geçiyordu?
Saat sabahın altısını gösteriyordu ama onlar bunun farkında değildiler. Pusunun bitmesine bir saat kalmıştı. Hava aydınlanır aydınlanmaz, karakola döneceklerdi ve bu ölümün soğuk nefesine bulanmış karanlıktan, geceden, topraktan sıyrılacaklardı. Yeniden hayata göbek bağından bağlanacaklardı. Ta ki, diğer pusu nöbetine kadar.
Silahın soğukluğunu olanca hisseden, karanlıkla bir çıtırtı duydu. Birden o yöne doğru dikkat kesildi; silahını çevirdi. Diğerleri de onunla birlikte aynı yöne silahlarını doğrultarak dikkat kesildiler. Karanlığın içinde bir şeyler geziniyordu. Azrail bu gece yerde kurban arıyordu galiba. Tedirgin, ürkek, silahlarına yavaşça mermileri sürdüler. Çıtırtının geldiği yönü tam kestirip, orada neyin ya da kimin olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. İçlerinden birisi:
"Karanlık keskin dişlerini gösteriyor arkadaşlar, hazır olun, bu soğuk nefes..." Diye fısıldadı.
Diğeri:
"Canım bu vatana anamın ak sütü gibi helal olsun." Sesi gene fısıltıydı.
Üçü birden sustular. Yeniden aynı yönden çıtırtılar geldi. Daha dikkatli bakmağa başladılar. Tam kimdir o diyecekti ki, gözleri kör eden bir ışık parladı, aynı saniyesinde bir kor parçası pusunun dibine düştü...
....................şiiradamı
Orospu Hayat
Köhne
bir barda oturuyorduk. Kaçıncı biraydi hatırlamıyorum; kafam kıvamına gelmişti.
Yanımda oturup sözde bana eşlik eden piç kurusu, yalaka, bedavacı itin tekiydi.
Hiç sevmezdim ama yalnız içmek istemediğim zamanlarda onu çağırırdım. Zira öyle
zamanlarda köpek gibi içer, içkiyi sünger gibi çekerdim. Böyle zamanlarda, bu
piçten başkası bana katlanamazdı. İki bira ismarladiğin zaman, gözünün önünde
manitasını becersen oturur izlerdi, orospu çocuğu.
Aslında
bu tür piçlerden hiç haz etmezdim. Onu yanımda tutmamın tek sebebi, bana tahammül edebiliyor olmasıydı. Ona sorsanız yazdıklarımı çok seviyor, benim gibi bir yazar-şairle yanyana olmak, onun için gurur vericiydi. Yalancı piç, bir kitabımı bile okudumu
acaba gercekten; neyse bunu ona hiç sormadığımı hatırladım. Kendime not; en kısa
sürede bunu ona sormalıyım, gerçi çokta umurumda değil ya, çükümün hayranı.
Biz
piçle içerken, bara bir hatun girdi. Uzun kumral saçları vardı, göğüsleri iriceydi,
incecik beli ve geniş, oval kalçaları. O an orada, üzerine atlayıp onu becermek
istedigimi düşünürken yakaladım kendimi. Mini etekte yırtmaç ne seksi duruyordu öyle. Yok öyle böyle becermek istemiyordum; hayvan gibi tecavüz etmek, onu
bağırtmak istiyordum. Ben bunları düşünürken koca burunlu hatun doğruca bizim masaya gelmişti. Onun hakkında kurduğum fanteziyi duysa ne derdi acaba diye düşündüm. İyi de, bizim masada ne işi vardı ki? Bir an gözlerimiz takıldı. Yılışık bir gülümseme oturdu yüzüne, sonra yanımdaki piçe dönüp elini uzattı.
"-Ne haber Serdar? Nasılsın?"
Serdar ayağa kalktı, tokalaştılar. Piç kızın yanaklarından öperken adeta yaladı kızı. Bir an kıskanıp sinirlendim.
"-İyi be bebeğim! Sen Nasılsın?" Dedi, kızın cevabını beklemeden;
"-Bak sana bahsettiğim yazar abim. Çok samimiyiz kendisiyle. Tanıştırayım; ................ nam-ı diğer; .......... Abi bu da Yeliz."
Tanıştığımıza memnun olmuşmuyduk hatırlamıyorum. Sanırım kuru bir tokalaşmadan öteye geçememiştik. Yalnız ben hem şaşırmış, hem sinirlenmiştim. İt herif gene benim adımla pirim yapıyordu. Ama tecavüz edebileceğim hatunla beni tanıştırması hoşuma gitmişti. Kız hemen yanımdaki sandalyeye oturdu ve iyice bana sokuldu.
"-............ abi senin bir kitabını alıp Yeliz'e hediye etmiştim. Okumuş, bayılmış. Değil mi Yeliz? Sonra seni tanıdığımı söylediğimde; beni de tanıştırır mısın dedi. Haksız mıyım Yeliz?"
Manyak adam; kıza hem soruyor, hem de yanıtlamasına fırsat vermiyordu. O sırada masaya gelen garson geçici süre susmasını sağladı. Yeliz'de bir bira söyledi. Ben hala adının Yeliz olduğunu öğrendiğim bu hatunu, o an masaya yüzü koyun dayayıp, arkasına geçip tecavüz etmenin nasıl olacağını düşünüyordum. O kalçaları tokatladığımı ve sert hareketlerle gidip geldiğimi. Onun nasıl çığlıklar atabileceğini düşünüp hayal etmeğe çalışıyordum.
"-Şerefinize .........bey, sizi tanımak benim için büyük bir onur."
Kızın güzel bir sesi vardı. Kalçaları gibi. tecavüz ederken ne derdi acaba; küfür mü ederdi? Kaçamaya mı çalışırdı?
"-Şerefinize Yeliz hanım. Sizin gibi hoş ve kibar bir hanımefendiyi tanımakta benim için gurur verici."
Yüzlerimizde sahte gülüşlerle bira bardaklarımızı tokuşturduk. Çıkan ses, ona tecavüz ederken, bedenlerimizden çıkacak sesi anımsattı. Ne kadar yavşak insanlarız diye geçirdim içimden. Piç, biradan her yudum aldığında, neden ağzını şapırdatıyordu ki? Fırlayıp, suratının ortasına kallavi bir kafa darbesi indirmeyi istiyorum. Kendimi zor tutuyordum. Ben bu kıza neden tecavüz etme isteğiyle doldum ki?
Bir an hepimiz susuyoruz. Gözlerim barın içinde geziniyor. İçerideki herkesin alnında kocaman orospu çocuğu yazıyor sanki. Köşede oturan kadın, çıtır erkek düşkünü. Her hafta bir çıtırla geliyor buraya. Belki de, jigolo servisinden alıyordur onları. Şu piç kurusu olmasa adımımı bile atmayacağım bu bar ortamlarına ama beni sürükleyip getiriyor. Benim içmem için mekan önemli değil ki. Beyimizin kıçı bar sandalyesinden başkasında rahat etmiyor. Hatun, çıtırın dudaklarını vantuz gibi somuruyor. Acaba, kocası hangi orospuyu beceriyordur şu an. Kocasıyla sevişirken, bu çıtırların kendisini nasıl becerdiğini anlatıyor mu acaba? Ya da hayal mi ediyor? Kesin anlatıyordur. Kocası da, yatağa attığı üniversiteli çıtır orospuları nasıl becerdiğini ona, tatbiki olarak gösteriyordur.
Onların biraz berisinde, icra dairesinde çalışan bir piç vardı. Gene, icradan düşürdüğü bir hatunu, yatağa atmanın yollarını deniyordu kesin. İcralık olan hatunlar, ona bir kere verdimi, bütün işleri halloluyordu.
Barmen esrarkeş piçin tekiydi. Bara giren her garson kıza, önce esrar çektiriyor, sonra tuvalette beceriyordu. Onu hiç ayık görememiştim. İşe girerken, kalınca cıgaralık sarar; onunla güzelce dumanlanır, sonra da bardaki bulduğu her içkiyle sulandırırdı. Beynide iyice sulanmıştı. Bence onun kafasındaki beyin iyice sıvılaşmıştı. Ne konuştuğunu anlamak için büyücü olmak lazımdı. Yakında sulanmış beyni, gözlerinden fışkıracak ya da, burun deliklerinden akacak; kafatası iyice boşalacaktı.
Yeliz'e tecavüz ederken çok mu zevkli boşalırdım acaba? Vücudumun her hücresi titreyerek, ruhumda hissederek. Masturbasyon yapıyor mudur acaba? Serdar'la sohbete dalmışlardı, ben de tecavüze. Birden bana döndü ve;
"-Yazmak sizin için nasıl dir duygu?" Diye soruverdi.
Ne kabız bir karı ya! Sana tecavüz ederken, senin hissedeceklerin gibi.
"-Masturbasyon yapmak gibi!" Dedim.
Dedim ama hatundan öyle bir kahkaha koptu ki, bardaki herkes bize doğru tuhaf gözlerle baktılar. Sanırsınız ki, Erciyes'ten çığ düştü. Hoşuna gitmişti. Bizim avam tabakasının erkeklerinin tuhaf bir yaşam felsefesi vardır; "Bu hayat iki şeyin üstüne kuruludur; birincisi tıkınmak, ikincisi düzüşmek. Gerisi yalan!" İyi de öbür yaptıkların ne olacak et kafa. İşemeden ne kadar düzüşebilirsin ki?
Masadan kalkıyorum. Helaya gideceğimi söylüyorum. Ayağa kalkar kalkmaz sallanıyorum ve kızın üstüne doğru kapaklanıyorum. Elim göğüslerine gidiyor. Belki de kasıtlı yapıyorum. Göğüsleri, göründükleri kadar dolgun ve sertti. Ben bu kızı düzmeliyim. Yok yok tecavüz daha zevkli olur. Doğrulup helaya gidiyorum. Memelerinin sertliğini hala hissediyorum. ben bir hayvanım. Kadınlarda yatakta bu hayvanlığımı seviyorlar ya zaten. Her orgazmdan sonra, sırıtarak sigarayı tellendirirken;
"-Hayvanın tekisin sen!" Diyorlar ya!
Heladan döndükten sonra, köşede oturan hatunla göz göze geliyoruz. Bakışlarında tuhaf bir tiksinti görüyorum, hatta küçümseme. "Orospu!" diye geçiriyorum içimden. Sonra kıza bakıyorum. tatlı bir gülümsemesi var. Hoşlanıyorum.
Biralarımızı bitirip, üçümüzde kalkıyoruz. saat oldukça ilerlemiş. Kaç içki içtik bilmiyorum. Hesabı ısrarla hatun kişi ödüyor. Benimle tanışmanın şerefineymiş.
Bardan çıktıktan sonra, açılmak için biraz yürüyoruz. sokaklar bomboş. Sokak hayvanlarını saymazsak tabi. Onların bile bizden daha çok onurlu yaşadıklarını düşünüyorum. En azından, onlar birbirilerine tecavüz etmiyorlar. Ya da doğanın gerçeği buydu; bütün hayvanlar tecavüz etmeliler. Hiç düzüşmeseydik keşke. Çocuk yapmak için göbeklerimizi birbirine sürtmemiz yeterli olsaydı (bir yerde böyle bir şey okumuştum. Yeni evli bir çiftin komik eylemliliği). Hiçbir problem olmazdı o zaman.
Serdar müsade istiyor. Taksi çevirip gidiyor. Yeliz başıma kalıyor. Bana;
"-Bana gidelim, birer kahve içelim, hem de kitabınızı benim için imzalarsınız diyor. "
Kadın beni yatağa atmayı kafaya koymuş; şu an planını hayata geçiriyor; diye geçti aklımdan. Sakın o da bana tecavüz etmeyi istiyor olmasın?
İkimize de orta kahve yaptı; o aralık nasıl yaptı bilmiyorum, kıyafetini değiştirmiş, kalçalarına oturan, bacaklarının güzelliğini olduğu gibi ortaya saran bir şort, üstüne göğüslerini bütün güzelliğiyle sergileyen, aynı zamanda düz pürüzsüz teniyle, sırtınıda gözlerime sokan elbise giymişti. Gözlerimi ondan alamıyordum. Kahveleri içtik,y fincanları sehpaya koymamızla, hatunun üstüme atılması bir oldu. Kadın öpmüyor, adeta kemiriyordu dudaklarımı. Kucağımda kalcaları durmuyor, yılan gibi kıranıyor, kerkiniyordu. Ben şaşkın haldeydim. Ansızın yakalanmıştım.
O kucağımda kıvranıp, kerkinirken benim ellerim iki yana düşmüştü. Bir elimi tutup kalçasına, diğerini göğsüne koydu ve bastırdı. Memelerinin sıcaklığı tenimden içime öyle hızlı aktı ki; bir anda bende adrenalin tavan yaptı. O andan sonra bende koptum. Ne zaman soyunduk; kanepede ne kadar seviştik; hangi ara yatağa geçtik, kaç saat düzüştük; hiçbir ayrıntıyı hatırlamıyorum. İkimiz de halsiz şekilde uykuya dalmışız.
Sabah ilk uyanan o olmuştu. Bir yandan vücudumu okşayarak, bir yandan şapır şupur öperek beni uyandırdı. Gözlerimin açıldığını gördüğünde.
"-Müthişti. Uzun zamandır böyle bir düzüşme yaşamamıştım. Hayvan gibi, defalarca becerdin beni dedi..."
şiiradamı - 6/10/12
Bataklık Gülü
Bir kız tanıdım; kirli yüzünde beliren gülümseme bana, bataklıkta rastladığım göz alıcı güzellikte bir çiçeği anımsattı. Öyle bir çiçekki, mağrur, alımlı ve kendisi olmanın farkındaydı. Koca bataklığın ortasında yapayalnız olması onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. Bu bataklığın biricik gülü olmak yetiyordu da artıyordu bile.
Kız, gözlerime baktı. Onun gözlerinde çöreklenmiş karabulutları farkettim birden. Bir yanda eşsiz bir güzellik, diğer yanda çirkin bir ağırlık vardı. Gözlerim birden ellerine gitti. Kirli ama beyaz tenli ve pürüzsüz elleri vardı. Parmakları tornadan çıkmış gibi düzgün ve uzundu. Tırnaklarının yendiği belliydi. Şekilsiz yapıları, kızın tırnaklarını yediğini anlatıyordu. Birde o tırnaklar biraz uzatılsaydı, o parmaklara ne kadar güzel yakışırdı. İlkokula yeni başlayan bir çocuğun elindeki kalemin güzelliği gibi. Saçları darma dağındı. Yer yer yüzüne dökülüyordu. Kirli saçları yüzünde, sızan bir kan gibi duruyordu.
Tekrar gözlerine takıldım. Hala ağır ve kara bulutlar vardı gözlerinde. Göz bebekleri hiç değişmiyor, tıpkı kör bir insanınki gibi bomboş bakıyorlardı. Ben üzerime alınıyor, bana baktığını zannediyordum. Acaba gerçekten kör müydü? Hani denir ya, güneş balçıkla sıvanmaz diye; bu kızın güzelliğini de, üzerine bulaşan kir ve pasak gizlemeye yetmiyordu. Hatta, o kadar kirli olması, güzelliğinin üzerinde bir aksesuvar gibi duruyordu.
Bir an gözlerimi ondan ayırdım. Sürekli bakmaktan gözlerime oklar saplanıyordu adeta. Tekrar o yana baktığımda, yoktu. Onun olduğu yerde yaşlı bir teyze vardı. Beli hafif bükülmüştü. Üstü başı parçalanmıştı. Dışarıda kalan bir evsiz olduğu yorumu yapılabilirdi görünüşünden. Hemen oraya duvarın dibine oturdu. Saçlarını arkaya doğru attı. Bir sigara çıkarıp yaktı. İlk nefesini ağzından salarken dönüp bana baktı. Göz göze geldik. O gözler. Hala ağır kara bulutların gölgesindeydi. Teyze gözlerime baktı, beyhude bir gülümseme belirdi yüzünde, o gülümsemeyi de tanıdım. O muydu? Bir anda bu kadar yıl geçmiş olabilir mi?
Hiç rüya mı görüyorum, yoksa gerçekliğin yanılsamasını mı yaşıyorum diye düşündüğünüz oldu mu? Ben yaşadım....şiiradamı
Hayatın Senfonisi
Gün geceye dönmeğe, aydınlık yerini karanlığa bırakmağa başlamıştı. Şehrin sokaklarını dolduran insanlar birer birer, dört duvar evlerine girmeğe, şehri gecenin karanlığına, sokak hayvanlarına ve evsizlerin egemenliğine bırakıyorlardı. Kentin sokak lambaları, karanlıkta parlayan fener böceklerini andırıyordu. Karanlık, kentin en ücra köşelerine kadar çöktükçe, gecenin müdavimleri yuvalarını terkediyor, kendi yaşamsal döngülerine dalıyorlardı. Apartmanları kaplayan pencerelerde, solgun ışıklar birbir yanıyor, betonun soğukluğundaki yaşamların sızıntısını solgun göstergeleri gibi duruyorlardı. Artık kentler, cehennem soğuğundan beterdi. Beton yığınlarını izleyen evsiz adam; "her ışığın olduğu yerde, bir insan topluluğu var. Ve kimbilir aralarında neler konuşuyorlar? Neler yaşanıyor nereden bilinir ki o soğuk betonların arasında? Kimileri birbiriyle tartışıyor, kimileri çok mutlu, kimileri üzgün. Kimisi, yeni evlenmiş ve yeni evlerindeler; kimisi, daha bir kaç saat önce çok sevdiği birisini toprağa vermiş, kimisi sevgilisinden ayrılmış, kimisi doğum yapmış, kimisi intiharı düşünüyor, bir evde yaşlı birisi son nefesini veriyor belki de. Başka bir yerde karısını döven cani bir kocanın anırmaları, diğer yerde bir adamın karın boşluğuna inen bıçak darbeleri var. Tuhaf insanlar, acaba onlarda düşünüyor mudur köprü altında yatanları?" diye düşünerek, yavaş yavaş mekanından çıkıp, soğuk kentin sokaklarında kendisine yiyecek aramaya gidiyordu. Yürüdüğü sokağı yeteri kadar gözlemlemiş ve başını her zamanki gibi önüne eğmişti. Ağarmış saçları ve sakalları birbirine karışmıştı. Belki yıllardır berber yüzü görmemişti. Ayağındaki eski potinler sağından solundan patlamıştı. Zaten tabanları da iyice incelmişti. Çöplere bakarken biraz daha iyicesini bulabilir miyim diye, yiyecek yanında ayakkabıda arıyordu. Pantolonu kirden meşin gibi olmuştu. Gören asla kumaş pantolon olduğunu söyleyemezdi. Dizleri iyice nezelmişti; ha delindi ha delinecek. Üzerinde, kirden rengini atmış, temizken ekoseli şık bir gömlek olduğu dikkatlice bakılınca anlaşılan bir gömlek vardı. Gömleğin içinde, gene çöpten bulduğu, geceleri soğuktan üşümesini oldukça engelleyen ince bir süeter vardı. Hepsinin üstünde, yakasının çizgileri kaybolmuş, dirsekleri delinmiş, yer yer yağ ve ağır kir lekeleri olan ceketi vardı. Allahtan bunlara sahipti. Yürürken sürekli ayak ucuna sabitlediği gözlerini kimsenin görmesini istemiyordu. Gizlediği bütün hayatını, görenlerin gözleri önüne seriveren halleri vardı. Kim gözlerini görse, "gözlerinde öyle bir büyü ve ışık var ki, sanki çektiğin acıları hüzme gibi ortaya seriyor!" diyorlardı. Bunları duymaktan bıkmıştı. Zaten yaşanmışlıkların bıraktığı yaralar bir türlü kapanmak bilmiyor, üstüne üstlük insanlarda gelip o yaralara tuz basıyorlardı.
Adam gece geç saatlere kadar sokakları arşınlamıştı. Birkaç yiyecek bulmuş ve mekanına, çok sevdiği köprü altına doğru yol alıyordu. Yolda birkaç polis arabası görmüştü. Polislerin hemen hepsi aşinaydı bu adama. Gece devriyelerinde zaman zaman gelip onunla sohbet ederlerdi. Zararsız birisi olduğu için elleşmezlerdi. Bir ara belediye kaldığı köprünün altından onu atmak istemişti ama polisler engel olmuşlardı. Doğrusu polislerden hiç beklemedikleri bir hareketti bu ve onu çok şaşırtmıştı. Gene de polislere teşekkür etmişti. Gökyüzünde ayın son dördün hali vardı. Çevreyi oldukça iyi aydınlatıyordu. Mekanına dönüş sırasında iki sarhoşa rastladı. İkisi de zil zurna olmuş, ayakta duracak halleri yoktu. Böyle insanlara hep acıyarak bakıyordu. Böyleleri için hep; "bir insan ancak bu kadar kendini acze düşürebilir!" diye düşünürdü. Zaten o, hep düşünürdü. Konuştuğunu gören pek az insan vardı onu tanıyanlar arasında. Sessiz, kendi halinde, kimseyle, hiçbir ilişkisi olmayan birisiydi. Asla dilenmezdi, yardım kabul etmezdi. Diğer insanların kendisine yaklaşmasını dahi istemezdi. O yüzden, gündüzleri çok nadir yerinden ayrılırdı. Geceler onun sığındığı liman gibiydi. Hem diğer insanları ondan uzaklaştırıp, rahat etmesini sağlıyor, hem de onu sarıp sarmalayıp koruyordu. Yorulmuştu. Mekanı olan köprü altına inebilmek için dik bir inişi yapması gerekiyordu. Bazı zamanlar bu dik küçük yokuşu inip çıkmak onun için azap olabiliyordu. Fakat, bu durum oraya diğer insanların uğramasınada engel oluyordu. Yorgun haliyle inerken düşmemek için azami gayret sarfetti. Tam yattığı yere gelmişti ki, olduğu yerde dona kaldı. Çevresine bakındı sonra yeniden yattığı yere baktı. Yatak olarak kullandığı ve çöpten toplayıp getirdiği çaputların üzerinde bir kız yatıyordu. Uyuyor muydu, sızmış mıydı belli değildi. Mırıl mırıl birşeyler çıkıyordu ağzından ama anlaşılmıyordu. Ne yapacağını şaşırdı, öylece kalakaldı bir süre. Sonra yavaş yavaş yaklaştı kıza doğru. Dikkatlice baktı kıza. Kızın güzel duru bir yüzü olduğu karanlıkta bile anlaşılıyordu. Anlayabildiği kadarıyla 20'li yaşlarında bir kızdı. Yüzünün bazı yerlerinde pircingler göze çarşıyordu. Kollarında ve boynundan gördüğü kadarıyla sırtına kadar uzandığını tahmin ettiği dövmeleri vardı. Neden yaptırırlardı ki şu dövme denen illeti? Kız, ikide birde sağa sola dönüp duruyordu. Galiba kabus görüyordu. Çekinerek ve ürkekçe kızın omzuna dürterek "şşşştttt!" dedi. Kız oralı olmadı. Tekrar denedi. Kız yine hiç oralı değildi. Hissetmiyordu bile. Sonunda adam daha sert şekilde dürtükledi kızı. Kız ani bir hareketle hoplayıp kalktı. Gözgöze geldiler. İkisi de put gibi oldukları yerde kaldılar. Neden sonra, kız birden kendisini geriye attı. Ellerini göğüslerini üzerinde çapraz yaptı ve pustu. Adam konuşmadan önce yattığı yeri gösterdi, sonra kendisini gösterdi. Burası benim demişti kıza işaretleriyle. Kız ürkek bakışlarını adamdan ayırmadan hafifçe başını salladı. Sonra adam, kız hiç orada yokmuş gibi çulunun üzerine oturdu. Kız arka tarafında kalmıştı ve hala ürkek şekilde bekliyordu. Adam yerine oturunca kız da olduğu yere yavaşça çömeldi.
Adam çöplerden topladığı yiyecekleri önüne sermeğe başlamıştı. Kız hala ürkek bakışlarla onu izliyordu. Kızın kıyafetleri temizdi, düzgündü; pek te sokak kızına benzer tarafı yoktu. Saçları taralıydı, şampuan kokusu hala saçlarındaydı salladığı zaman buram buram kokuyordu. Ayakkabılarında marka vardı. Oldukça pahalı oldukları anlaşılıyordu. Adam, bulduğu yiyecekleri yemeğe koyulmuştu. Kız hiç umurunda bile değildi. Bir ara başını kıza doğru çevirdi ve elindeki yiyeceklerden ona sundu. Kız yok anlamında başını salladı. Adam tekrar önüne döndü ve karnını doyurmaya devam etti. Kızın çömelmekten dizleri yorulmuştu. Hemen olduğu yere oturdu, dizlerini karnına çekerek cenin pozisyonu aldı, kollarını dizlerine sardı ve başını da kollarının üzerine koydu. Belki düşünüyor, belki de uyuyordu. Adam yemek faslını bitirmişti. Eski ceketinin ceplerini yokladı. Bir cebinden yarım içilmiş bir kaç izmarit çıktı. Teker teker içti izmaritlerini. Sonra derin bir nefes çekip, huzurluca gerindi. Sonra ceketinin yakalarını kaldırdı. Yastık olarak kullandığı, içine bez parçalarını tıkıştırdığı poşeti yumuşattı. Sonra üzerine örtündüğü büyük, bahtaniyeye benzer bez parçasını düzeltti. Sanki kuş tüyü yatağa ve yastığı yatar gibi uzandı çulların üzerine, bahtaniyesinide çekti üzerine ve düşüncelere yolcuğuna başladı.
Adam uzandığı yerde tepesindeki tavana, yani köprünün alt kısmına bakıyordu. Köprüden tek tük geçen otomobillerin sesleri geliyordu. Hava ne çok sıcaktı, ne çok serindi. Tam bir sonbahar havasıydı. Yakında kar düşünce adamın işi biraz daha zor oluyordu. Ama alışmıştı artık sokakların bir parçası olmaya. O kesinlikle diğer insanların parçası değildi. Sokaklara, doğaya, insanlar dışındaki her şeye aitti. Kışın genelde, yanına gelmeye alışkın bir iki kedi ve köpek vardı. Onlarla birbirlerine sarılır, sıcacık uyurlardı. Yaz olunca onlar da kendi kafalarına göre kentin sokaklarında gezinirler, pek az uğrarlardı adamın yanına. Aklı, hemen başının ilerisinde, duvar dibine büzülüp kalmış olan kıza takılmıştı. Kimdi, neden mekanına gelmişti? Bu kadar düzgün giyimli bir kız, gecenin bu saati, böyle bir köprü altında ne arardı ki?
Aradan bir iki saat geçmişti. Kızda hiç bir kıpırtı, yaşam belirtisi yoktu. Yattığı yerden başını geriye doğru yavaşça attı ve kıza baktı. Sonra tekrar kendi düşüncelerine döndü. Bir süre sonra kız hareketlenmişti. Başını kaldırıp çevresine bakınmış, gözleri gelip adamda sabitlenmişti. Sanki adama değil, boşluğa bakıyordu. Karanlıkta seçilmese de adam hissediyordu. Sesler gelince başını kaldırıp kızdan yana bakmıştı. Birbirine bakar halde öylece kalakalmışlardı. Boynu yorulan adam bakmaktan usanmış, tekrar başını yaştığı olan poşete koymuştu. Kız olduğu yerden kalkıp, adama doğru yaklaşmış, daha yakın olacak şekilde duvar dibine çömelmişti. Gözleri hala adama kilitlenmişti. Adam çekindi. Başını kızdan yana çevirdi ve "ne bakıyorsun" anlamında başını salladı. Kız bu hareketini görüp anlamıştı ve "hiiç" anlamında omuzlarını çekmişti. Köprünün altına, arada geçen otomobillerin vızıltıları doluyordu. Adam ürkek biçimde kıza, kız daha keskin şekilde adama bakıyordu. Adam; "acaba ne düşünüyor ki?" diye geçirdi aklından. Kız üzerindeki monta benzeyen giyeceğinin ceplerini yokladı. Bir cebinden sigara paketini ve çakmağını çıkardı. Bir tane adama uzattı, adam uzandı aldı. Sanki hazine bulmuştu. Bir tanede kendi dudaklarına tutuşturdu. Sonra çakmağı çaktı. Çakmağın ışığı karanlıkta volkan patlaması gibi parladı bir an. İkisininde sigarasını yaktı. Paketi ve sigarayı cebine koydu. Adam güzel bir sigara içmenin mutluluğunu hissederek derin bir nefes çekti. Bu nefes oldukça sesli bir nefesti ve ziyadesiyle memnuniyetine vurgu yapıyordu. Kız alalade şekilde nefes aldı. Adamın aldığı nefesten ancak duman kırıntıları çıktı ağzından; çektiği duman adeta ciğerlerinde kaybolmuştu. Kızın ağzından ise fabrika bacasından çıkan duman gibi ortalığa saçılıyordu. Bir süre birbirlerine hiç bakmadan sigaralarını içtiler. Adam için, kaliteli sigara içmek hayatının en büyük lükslerindendi. Şu an dünyanın en zengin adamı gibi hissediyordu kendini. Kız, yılgın suratıyla, adamın mutluluk ışıltılarını görmüyordu bile.
Kız; "neden burada yaşıyorsun, kimin kimsen yok mu senin?" deyiverdi adama. Adam beklenmedik bu soru karşısında dondu kaldı. Tam sigarasını ağzından çekiyordu ki, eli havada, duman ağzının içinde buzkesmişti. Yavaşça elini indirdi, dumanın bir kısmını dışarı saldı, kalanını ciğerlerine çekti. Hiç acelesi yokmuş gibi başını kızdan yana çevirdi. Biraz önceki mutluluğu yokolmuştu. Donuk gözlerle kıza baktı. Sonunda kız sabırsızlandı ve "neee? ahiret sorusu sormadık ya?" dedi. Adam başını düzeltti ve tekrar gözlerini evi olan köprünün tavanına dikti. Biraz sonra o kıza: "iyi de, senin gibi bir kızın gecenin bu vakti, böyle bir köprü altında ne işi olur ki? Senin evin barkın yok mu? Gitsene evine. Burada kurda kuşa yem olacaksın" dedi. Bu soru da kızı sarsmıştı. Bir süre öyle kaldı. Soru kafasının içinde çalkalanıyordu adeta. Gözlerinden inceden yaşlar süzüldü. Adam farketmedi karanlıkta yaşlarını. Derken kız hıçkırıklara boğuldu. Adam anladı. birden doğruldu ve olduğu yerde hayretle kıza bakmaya başladı. "Sen, sen ağlıyor musun yoksa be?" dedi. Kız, daha çok hıçkırıklara boğularak, "hıı hııı!" dedi. Karnına çektiği dizlerine sardığı kollarının arasına başını gömerek hıçkıra hıçkıra ağlıyordu kız. Adam ne yapacağını bilemedi. Eli ayağına dolaşmıştı. Doğruldu. Gitti kızın hemen yanına çömeldi. Kızı nasıl teselli edeceğini bilemiyordu. Dokunmakla dokunmamak arasında, tereddütle şaşırıp kalmıştı. Korkarak elini kızın sırtına hafifçe dokundurdu ve; "ya tamam ya, ağlamasana, sus ya. Ağlayacaksın git burdan." dedi. Kız hiç oralı değildi ve hala hıçkırarak ağlıyordu. Oldukları yerin tam zıt tarafından bir köpek salllana sallana onlara doğru geliyordu. Bu uzun zamandır görmediği alacalıydı. Ona öyle söylüyordu adam, karnındaki renk alacaları yüzünden. Bir yandan köpeğe bakıyor, bir yandan kızı nasıl susturacağını düşünüyordu. Yıllar vardı ki ağlayan birisini hiç teselli etmemişti. Adam ürkek ürkek arada kızın sırtına vuruyordu; onu tesseli etmek istiyordu. Köpek yanlarına kadar sokulmuştu. Gelip adamın hemen yanına oturmuştu. Adam köpeği gördüğüne daha çok sevinmişti. Köpeğide okşamaya başlamıştı. Kıza karşı ürkek olan elleri, köpeğe karşı daha bir hoyratça, sevgiyle davranıyordu.
Kız yorgun düşünceye kadar hıçkırıklarla ağlamıştı. Hemen yanında adam, ağlamasının dinmesini beklemişti. Adamın yanındaysa köpek oturmuştu. Adamın kendisini okşaması hoşuna gidiyordu. Nihayet kız susmuştu. Adam kıza doğru bakıyor, köpekte adamın baktığı yere doğru başını çevirmiş dikkatlice bakıyordu. Kız, başını kollarından kaldırmıştı. Önce yaşlarını sildi sonra burnunu koluna silip, sigara paketini çıkartarak bir sigara yaktı. Adam hala kıza bakıyordu. Kız, sigarası yarıya gelinceye kadar sustu. "Eeee! Ne oldu?" dedi adam. Kız, ürkekçe adamdan yana baktı. "Bu hayata lanet olsun" diye söze başladı. "Başımda öyle bir lanet adam var ki sorma. Güya benim babalığım oluyor piç kurusu. Annemde ondan aşağı kalır bir piç değil ki. Adam durmadan beni taciz edip duruyor. Pislik herife yapmadığım kalmadı ama şerefsiz bıkmıyor ki. Annem olacak fahişeye de söyledim. Sen kuyruk sallamazsan kimse yanaşmaz sana, hem kocamı karalamaya çalışma, en başından beri istemedin zaten sen bu adamı o öyle şey yapmaz diyor. İkisi de birbirinden şerefsiz. Bıktım artık, o yüzden ne eve gidesim var ne onları göresim var. O adi köpek yüzünden, diğer aile fertlerinin hepsi bize kapılarını kapattılar biliyor musun? Gidecek hiç bir yerim yok artık. O yüzden buradayım. O yüzden dışarlardayım. Gündüz gidiyorum ki, evde kimse olmuyor. Ama gece gidemiyorum, gitmek gelmiyor, o şerefsizlerin yüzünü görmek bile istemiyorum." Bütün bunları bir solukta anlatıp bitirmiş ve başladığı gibi de sessizliğe gömülmüştü. Adam ise, duydukları karşısında, sağlam bir tokat yemişçesine sersemlemişti. Ne diyeceğini bilemedi. İkisi de öylece kalakalmışlardı. Köpek, olduğu yere uzanmıştı. Ön patilerini öne doğru uzatmış, başını da üzerlerine koymuş, uyuyordu. Kız susuyordu. Adam susuyordu.
Adam kıza baktı, kız adama. "Kaç yaşındasın sen?" diye sordu adam kıza. Kız; "19" diye yanıtladı. Adam, başını salladı. Yüzüne bir karanlık çöktü. Dişlerini gıcırdattı. Sadece kendisinin hissettiği bir ateş, gelip gözlerini yaktı. Nabzı yükseldi, kalp atışları bir an hızlandı. Sesi titriyordu; "ne zamandan beri sürüyor bu olay?" "ya ne bileyim, kendimi bildim bileli bu şerefsiz durmadan bana sarkıntılık ediyor. Bıktım usandım artık. Bütün psikolojimi bozdu hayvan herif. Ne zaman bir erkek arkadaşım olsa, ya dövdü, ya da hakaret ederek benden uzaklaştırdı. Dedim ya; onun yüzünden bütün akrabalarımızla küstük. Kimse kapımızı çalamaz oldu." Adam çok üzülmüştü. Allah'tan karanlık yüzünden kız bunu farkedemiyordu. Kız yeniden paketini çıkardı, bir sigara kendisi yaktı, bir sigara adama verdi. Adam sigarayı içerken, bir yandan da köpeği seviyordu. Köpek halinden memnundu. Sabaha kadar yan yana oturdular. İkisi de uyuyamamıştı. Sabah olduğunda sigara paketi bitmiş, son bir sigara kalmıştı. İkisi paylaşarak bu son sigarayı da içmişlerdi. Sigara bittikten sonra kız; "ya kusura bakma seni de rahatsız ettim. Merak etme bir daha etmem. Şimdi gitmeliyim. O şerefsizler gitmişlerdir. Eve bir uğrayacağım. Bilmiyorum, belki çeker giderim buralardan. İşten de kovuldum zaten." Sustu ve adama baktı. İkisi de ayağa kalkmıştı. Adam gülümsedi; elini üzerine sildi ve kıza tokalaşmak için uzattı. Kız gülümsedi ve o da elini uzattı. Sağlam bir tokalaşma olmuştu bu. Sanki yıllardır dost gibiydiler. Adam hiç konuşmadı. Gülümsedi sadece. Kız eğildi köpeği okşadı. Köpek hafifçe başını kaldırıp kıza baktı. Hafif bir mııklama çıkardı; sanki kıza güle güle diyordu. Kız adama dönerek tekrar "hoşçakal dost adam" dedi. Adam gülümseyerek başını salladı. Kız yanından ayrıldı. Adam kız küçük bayırı çıkıncaya kadar ardından baktı.
Ertesi gün, kentin arka sokaklarından birinde bir adam cesedi bulundu. Boynu kırılarak öldürülmüştü. Üzerinde hiçbir şey yoktu. Ne cüzdan, ne telefon, ne de para. Soygun cinayeti olduğu sanılmış ve tutanaklara o şekilde yazılmıştı. Adam, mekanı köprü altında yaşamaya devam ediyordu. Çok sonra ölen adamın, karısı kayıp başvurusu yaptığı için kimliği, karısının teşhisi sayesinde öğrenilmişti. Kadın ağladı. Adamı kimin öldürdüğü asla bulunamadı. Kız hiç bu kadar mutlu olmadığını düşündü. Köprü altındaki adam, köpeğine sarılıp, kimsenin olmadığı kadar mutlu bir uykuya daldı. Gece sevdiğini korurmuş. Adam kendini gecenin kollarına bırakmıştı.
Adam gece geç saatlere kadar sokakları arşınlamıştı. Birkaç yiyecek bulmuş ve mekanına, çok sevdiği köprü altına doğru yol alıyordu. Yolda birkaç polis arabası görmüştü. Polislerin hemen hepsi aşinaydı bu adama. Gece devriyelerinde zaman zaman gelip onunla sohbet ederlerdi. Zararsız birisi olduğu için elleşmezlerdi. Bir ara belediye kaldığı köprünün altından onu atmak istemişti ama polisler engel olmuşlardı. Doğrusu polislerden hiç beklemedikleri bir hareketti bu ve onu çok şaşırtmıştı. Gene de polislere teşekkür etmişti. Gökyüzünde ayın son dördün hali vardı. Çevreyi oldukça iyi aydınlatıyordu. Mekanına dönüş sırasında iki sarhoşa rastladı. İkisi de zil zurna olmuş, ayakta duracak halleri yoktu. Böyle insanlara hep acıyarak bakıyordu. Böyleleri için hep; "bir insan ancak bu kadar kendini acze düşürebilir!" diye düşünürdü. Zaten o, hep düşünürdü. Konuştuğunu gören pek az insan vardı onu tanıyanlar arasında. Sessiz, kendi halinde, kimseyle, hiçbir ilişkisi olmayan birisiydi. Asla dilenmezdi, yardım kabul etmezdi. Diğer insanların kendisine yaklaşmasını dahi istemezdi. O yüzden, gündüzleri çok nadir yerinden ayrılırdı. Geceler onun sığındığı liman gibiydi. Hem diğer insanları ondan uzaklaştırıp, rahat etmesini sağlıyor, hem de onu sarıp sarmalayıp koruyordu. Yorulmuştu. Mekanı olan köprü altına inebilmek için dik bir inişi yapması gerekiyordu. Bazı zamanlar bu dik küçük yokuşu inip çıkmak onun için azap olabiliyordu. Fakat, bu durum oraya diğer insanların uğramasınada engel oluyordu. Yorgun haliyle inerken düşmemek için azami gayret sarfetti. Tam yattığı yere gelmişti ki, olduğu yerde dona kaldı. Çevresine bakındı sonra yeniden yattığı yere baktı. Yatak olarak kullandığı ve çöpten toplayıp getirdiği çaputların üzerinde bir kız yatıyordu. Uyuyor muydu, sızmış mıydı belli değildi. Mırıl mırıl birşeyler çıkıyordu ağzından ama anlaşılmıyordu. Ne yapacağını şaşırdı, öylece kalakaldı bir süre. Sonra yavaş yavaş yaklaştı kıza doğru. Dikkatlice baktı kıza. Kızın güzel duru bir yüzü olduğu karanlıkta bile anlaşılıyordu. Anlayabildiği kadarıyla 20'li yaşlarında bir kızdı. Yüzünün bazı yerlerinde pircingler göze çarşıyordu. Kollarında ve boynundan gördüğü kadarıyla sırtına kadar uzandığını tahmin ettiği dövmeleri vardı. Neden yaptırırlardı ki şu dövme denen illeti? Kız, ikide birde sağa sola dönüp duruyordu. Galiba kabus görüyordu. Çekinerek ve ürkekçe kızın omzuna dürterek "şşşştttt!" dedi. Kız oralı olmadı. Tekrar denedi. Kız yine hiç oralı değildi. Hissetmiyordu bile. Sonunda adam daha sert şekilde dürtükledi kızı. Kız ani bir hareketle hoplayıp kalktı. Gözgöze geldiler. İkisi de put gibi oldukları yerde kaldılar. Neden sonra, kız birden kendisini geriye attı. Ellerini göğüslerini üzerinde çapraz yaptı ve pustu. Adam konuşmadan önce yattığı yeri gösterdi, sonra kendisini gösterdi. Burası benim demişti kıza işaretleriyle. Kız ürkek bakışlarını adamdan ayırmadan hafifçe başını salladı. Sonra adam, kız hiç orada yokmuş gibi çulunun üzerine oturdu. Kız arka tarafında kalmıştı ve hala ürkek şekilde bekliyordu. Adam yerine oturunca kız da olduğu yere yavaşça çömeldi.
Adam çöplerden topladığı yiyecekleri önüne sermeğe başlamıştı. Kız hala ürkek bakışlarla onu izliyordu. Kızın kıyafetleri temizdi, düzgündü; pek te sokak kızına benzer tarafı yoktu. Saçları taralıydı, şampuan kokusu hala saçlarındaydı salladığı zaman buram buram kokuyordu. Ayakkabılarında marka vardı. Oldukça pahalı oldukları anlaşılıyordu. Adam, bulduğu yiyecekleri yemeğe koyulmuştu. Kız hiç umurunda bile değildi. Bir ara başını kıza doğru çevirdi ve elindeki yiyeceklerden ona sundu. Kız yok anlamında başını salladı. Adam tekrar önüne döndü ve karnını doyurmaya devam etti. Kızın çömelmekten dizleri yorulmuştu. Hemen olduğu yere oturdu, dizlerini karnına çekerek cenin pozisyonu aldı, kollarını dizlerine sardı ve başını da kollarının üzerine koydu. Belki düşünüyor, belki de uyuyordu. Adam yemek faslını bitirmişti. Eski ceketinin ceplerini yokladı. Bir cebinden yarım içilmiş bir kaç izmarit çıktı. Teker teker içti izmaritlerini. Sonra derin bir nefes çekip, huzurluca gerindi. Sonra ceketinin yakalarını kaldırdı. Yastık olarak kullandığı, içine bez parçalarını tıkıştırdığı poşeti yumuşattı. Sonra üzerine örtündüğü büyük, bahtaniyeye benzer bez parçasını düzeltti. Sanki kuş tüyü yatağa ve yastığı yatar gibi uzandı çulların üzerine, bahtaniyesinide çekti üzerine ve düşüncelere yolcuğuna başladı.
Adam uzandığı yerde tepesindeki tavana, yani köprünün alt kısmına bakıyordu. Köprüden tek tük geçen otomobillerin sesleri geliyordu. Hava ne çok sıcaktı, ne çok serindi. Tam bir sonbahar havasıydı. Yakında kar düşünce adamın işi biraz daha zor oluyordu. Ama alışmıştı artık sokakların bir parçası olmaya. O kesinlikle diğer insanların parçası değildi. Sokaklara, doğaya, insanlar dışındaki her şeye aitti. Kışın genelde, yanına gelmeye alışkın bir iki kedi ve köpek vardı. Onlarla birbirlerine sarılır, sıcacık uyurlardı. Yaz olunca onlar da kendi kafalarına göre kentin sokaklarında gezinirler, pek az uğrarlardı adamın yanına. Aklı, hemen başının ilerisinde, duvar dibine büzülüp kalmış olan kıza takılmıştı. Kimdi, neden mekanına gelmişti? Bu kadar düzgün giyimli bir kız, gecenin bu saati, böyle bir köprü altında ne arardı ki?
Aradan bir iki saat geçmişti. Kızda hiç bir kıpırtı, yaşam belirtisi yoktu. Yattığı yerden başını geriye doğru yavaşça attı ve kıza baktı. Sonra tekrar kendi düşüncelerine döndü. Bir süre sonra kız hareketlenmişti. Başını kaldırıp çevresine bakınmış, gözleri gelip adamda sabitlenmişti. Sanki adama değil, boşluğa bakıyordu. Karanlıkta seçilmese de adam hissediyordu. Sesler gelince başını kaldırıp kızdan yana bakmıştı. Birbirine bakar halde öylece kalakalmışlardı. Boynu yorulan adam bakmaktan usanmış, tekrar başını yaştığı olan poşete koymuştu. Kız olduğu yerden kalkıp, adama doğru yaklaşmış, daha yakın olacak şekilde duvar dibine çömelmişti. Gözleri hala adama kilitlenmişti. Adam çekindi. Başını kızdan yana çevirdi ve "ne bakıyorsun" anlamında başını salladı. Kız bu hareketini görüp anlamıştı ve "hiiç" anlamında omuzlarını çekmişti. Köprünün altına, arada geçen otomobillerin vızıltıları doluyordu. Adam ürkek biçimde kıza, kız daha keskin şekilde adama bakıyordu. Adam; "acaba ne düşünüyor ki?" diye geçirdi aklından. Kız üzerindeki monta benzeyen giyeceğinin ceplerini yokladı. Bir cebinden sigara paketini ve çakmağını çıkardı. Bir tane adama uzattı, adam uzandı aldı. Sanki hazine bulmuştu. Bir tanede kendi dudaklarına tutuşturdu. Sonra çakmağı çaktı. Çakmağın ışığı karanlıkta volkan patlaması gibi parladı bir an. İkisininde sigarasını yaktı. Paketi ve sigarayı cebine koydu. Adam güzel bir sigara içmenin mutluluğunu hissederek derin bir nefes çekti. Bu nefes oldukça sesli bir nefesti ve ziyadesiyle memnuniyetine vurgu yapıyordu. Kız alalade şekilde nefes aldı. Adamın aldığı nefesten ancak duman kırıntıları çıktı ağzından; çektiği duman adeta ciğerlerinde kaybolmuştu. Kızın ağzından ise fabrika bacasından çıkan duman gibi ortalığa saçılıyordu. Bir süre birbirlerine hiç bakmadan sigaralarını içtiler. Adam için, kaliteli sigara içmek hayatının en büyük lükslerindendi. Şu an dünyanın en zengin adamı gibi hissediyordu kendini. Kız, yılgın suratıyla, adamın mutluluk ışıltılarını görmüyordu bile.
Kız; "neden burada yaşıyorsun, kimin kimsen yok mu senin?" deyiverdi adama. Adam beklenmedik bu soru karşısında dondu kaldı. Tam sigarasını ağzından çekiyordu ki, eli havada, duman ağzının içinde buzkesmişti. Yavaşça elini indirdi, dumanın bir kısmını dışarı saldı, kalanını ciğerlerine çekti. Hiç acelesi yokmuş gibi başını kızdan yana çevirdi. Biraz önceki mutluluğu yokolmuştu. Donuk gözlerle kıza baktı. Sonunda kız sabırsızlandı ve "neee? ahiret sorusu sormadık ya?" dedi. Adam başını düzeltti ve tekrar gözlerini evi olan köprünün tavanına dikti. Biraz sonra o kıza: "iyi de, senin gibi bir kızın gecenin bu vakti, böyle bir köprü altında ne işi olur ki? Senin evin barkın yok mu? Gitsene evine. Burada kurda kuşa yem olacaksın" dedi. Bu soru da kızı sarsmıştı. Bir süre öyle kaldı. Soru kafasının içinde çalkalanıyordu adeta. Gözlerinden inceden yaşlar süzüldü. Adam farketmedi karanlıkta yaşlarını. Derken kız hıçkırıklara boğuldu. Adam anladı. birden doğruldu ve olduğu yerde hayretle kıza bakmaya başladı. "Sen, sen ağlıyor musun yoksa be?" dedi. Kız, daha çok hıçkırıklara boğularak, "hıı hııı!" dedi. Karnına çektiği dizlerine sardığı kollarının arasına başını gömerek hıçkıra hıçkıra ağlıyordu kız. Adam ne yapacağını bilemedi. Eli ayağına dolaşmıştı. Doğruldu. Gitti kızın hemen yanına çömeldi. Kızı nasıl teselli edeceğini bilemiyordu. Dokunmakla dokunmamak arasında, tereddütle şaşırıp kalmıştı. Korkarak elini kızın sırtına hafifçe dokundurdu ve; "ya tamam ya, ağlamasana, sus ya. Ağlayacaksın git burdan." dedi. Kız hiç oralı değildi ve hala hıçkırarak ağlıyordu. Oldukları yerin tam zıt tarafından bir köpek salllana sallana onlara doğru geliyordu. Bu uzun zamandır görmediği alacalıydı. Ona öyle söylüyordu adam, karnındaki renk alacaları yüzünden. Bir yandan köpeğe bakıyor, bir yandan kızı nasıl susturacağını düşünüyordu. Yıllar vardı ki ağlayan birisini hiç teselli etmemişti. Adam ürkek ürkek arada kızın sırtına vuruyordu; onu tesseli etmek istiyordu. Köpek yanlarına kadar sokulmuştu. Gelip adamın hemen yanına oturmuştu. Adam köpeği gördüğüne daha çok sevinmişti. Köpeğide okşamaya başlamıştı. Kıza karşı ürkek olan elleri, köpeğe karşı daha bir hoyratça, sevgiyle davranıyordu.
Kız yorgun düşünceye kadar hıçkırıklarla ağlamıştı. Hemen yanında adam, ağlamasının dinmesini beklemişti. Adamın yanındaysa köpek oturmuştu. Adamın kendisini okşaması hoşuna gidiyordu. Nihayet kız susmuştu. Adam kıza doğru bakıyor, köpekte adamın baktığı yere doğru başını çevirmiş dikkatlice bakıyordu. Kız, başını kollarından kaldırmıştı. Önce yaşlarını sildi sonra burnunu koluna silip, sigara paketini çıkartarak bir sigara yaktı. Adam hala kıza bakıyordu. Kız, sigarası yarıya gelinceye kadar sustu. "Eeee! Ne oldu?" dedi adam. Kız, ürkekçe adamdan yana baktı. "Bu hayata lanet olsun" diye söze başladı. "Başımda öyle bir lanet adam var ki sorma. Güya benim babalığım oluyor piç kurusu. Annemde ondan aşağı kalır bir piç değil ki. Adam durmadan beni taciz edip duruyor. Pislik herife yapmadığım kalmadı ama şerefsiz bıkmıyor ki. Annem olacak fahişeye de söyledim. Sen kuyruk sallamazsan kimse yanaşmaz sana, hem kocamı karalamaya çalışma, en başından beri istemedin zaten sen bu adamı o öyle şey yapmaz diyor. İkisi de birbirinden şerefsiz. Bıktım artık, o yüzden ne eve gidesim var ne onları göresim var. O adi köpek yüzünden, diğer aile fertlerinin hepsi bize kapılarını kapattılar biliyor musun? Gidecek hiç bir yerim yok artık. O yüzden buradayım. O yüzden dışarlardayım. Gündüz gidiyorum ki, evde kimse olmuyor. Ama gece gidemiyorum, gitmek gelmiyor, o şerefsizlerin yüzünü görmek bile istemiyorum." Bütün bunları bir solukta anlatıp bitirmiş ve başladığı gibi de sessizliğe gömülmüştü. Adam ise, duydukları karşısında, sağlam bir tokat yemişçesine sersemlemişti. Ne diyeceğini bilemedi. İkisi de öylece kalakalmışlardı. Köpek, olduğu yere uzanmıştı. Ön patilerini öne doğru uzatmış, başını da üzerlerine koymuş, uyuyordu. Kız susuyordu. Adam susuyordu.
Adam kıza baktı, kız adama. "Kaç yaşındasın sen?" diye sordu adam kıza. Kız; "19" diye yanıtladı. Adam, başını salladı. Yüzüne bir karanlık çöktü. Dişlerini gıcırdattı. Sadece kendisinin hissettiği bir ateş, gelip gözlerini yaktı. Nabzı yükseldi, kalp atışları bir an hızlandı. Sesi titriyordu; "ne zamandan beri sürüyor bu olay?" "ya ne bileyim, kendimi bildim bileli bu şerefsiz durmadan bana sarkıntılık ediyor. Bıktım usandım artık. Bütün psikolojimi bozdu hayvan herif. Ne zaman bir erkek arkadaşım olsa, ya dövdü, ya da hakaret ederek benden uzaklaştırdı. Dedim ya; onun yüzünden bütün akrabalarımızla küstük. Kimse kapımızı çalamaz oldu." Adam çok üzülmüştü. Allah'tan karanlık yüzünden kız bunu farkedemiyordu. Kız yeniden paketini çıkardı, bir sigara kendisi yaktı, bir sigara adama verdi. Adam sigarayı içerken, bir yandan da köpeği seviyordu. Köpek halinden memnundu. Sabaha kadar yan yana oturdular. İkisi de uyuyamamıştı. Sabah olduğunda sigara paketi bitmiş, son bir sigara kalmıştı. İkisi paylaşarak bu son sigarayı da içmişlerdi. Sigara bittikten sonra kız; "ya kusura bakma seni de rahatsız ettim. Merak etme bir daha etmem. Şimdi gitmeliyim. O şerefsizler gitmişlerdir. Eve bir uğrayacağım. Bilmiyorum, belki çeker giderim buralardan. İşten de kovuldum zaten." Sustu ve adama baktı. İkisi de ayağa kalkmıştı. Adam gülümsedi; elini üzerine sildi ve kıza tokalaşmak için uzattı. Kız gülümsedi ve o da elini uzattı. Sağlam bir tokalaşma olmuştu bu. Sanki yıllardır dost gibiydiler. Adam hiç konuşmadı. Gülümsedi sadece. Kız eğildi köpeği okşadı. Köpek hafifçe başını kaldırıp kıza baktı. Hafif bir mııklama çıkardı; sanki kıza güle güle diyordu. Kız adama dönerek tekrar "hoşçakal dost adam" dedi. Adam gülümseyerek başını salladı. Kız yanından ayrıldı. Adam kız küçük bayırı çıkıncaya kadar ardından baktı.
Ertesi gün, kentin arka sokaklarından birinde bir adam cesedi bulundu. Boynu kırılarak öldürülmüştü. Üzerinde hiçbir şey yoktu. Ne cüzdan, ne telefon, ne de para. Soygun cinayeti olduğu sanılmış ve tutanaklara o şekilde yazılmıştı. Adam, mekanı köprü altında yaşamaya devam ediyordu. Çok sonra ölen adamın, karısı kayıp başvurusu yaptığı için kimliği, karısının teşhisi sayesinde öğrenilmişti. Kadın ağladı. Adamı kimin öldürdüğü asla bulunamadı. Kız hiç bu kadar mutlu olmadığını düşündü. Köprü altındaki adam, köpeğine sarılıp, kimsenin olmadığı kadar mutlu bir uykuya daldı. Gece sevdiğini korurmuş. Adam kendini gecenin kollarına bırakmıştı.
9 eylül 2012 - şiiradamı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













Follow Us
Yayınlarımızdan mail yoluyla haberdar olmak isterseniz aşağıdaki kutuya mail adresinizi yazıp Submit tuşuna tıklayın