ribja sokağı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Orospu Hayat



           Köhne bir barda oturuyorduk. Kaçıncı biraydi hatırlamıyorum; kafam kıvamına gelmişti. Yanımda oturup sözde bana eşlik eden piç kurusu, yalaka, bedavacı itin tekiydi. Hiç sevmezdim ama yalnız içmek istemediğim zamanlarda onu çağırırdım. Zira öyle zamanlarda köpek gibi içer, içkiyi sünger gibi çekerdim. Böyle zamanlarda, bu piçten başkası bana katlanamazdı. İki bira ismarladiğin zaman, gözünün önünde manitasını becersen oturur izlerdi, orospu çocuğu.
            
           Aslında bu tür piçlerden hiç haz etmezdim. Onu yanımda tutmamın tek sebebi, bana tahammül edebiliyor olmasıydı. Ona sorsanız yazdıklarımı çok seviyor, benim gibi bir yazar-şairle yanyana olmak, onun için gurur vericiydi. Yalancı piç, bir kitabımı bile okudumu acaba gercekten; neyse bunu ona hiç sormadığımı hatırladım. Kendime not; en kısa sürede bunu ona sormalıyım, gerçi çokta umurumda değil ya, çükümün hayranı.
            
           Biz piçle içerken, bara bir hatun girdi. Uzun kumral saçları vardı, göğüsleri iriceydi, incecik beli ve geniş, oval kalçaları. O an orada, üzerine atlayıp onu becermek istedigimi düşünürken yakaladım kendimi. Mini etekte yırtmaç ne seksi duruyordu öyle. Yok öyle böyle becermek istemiyordum; hayvan gibi tecavüz etmek, onu bağırtmak istiyordum. Ben bunları düşünürken koca burunlu hatun doğruca bizim masaya gelmişti. Onun hakkında kurduğum fanteziyi duysa ne derdi acaba diye düşündüm. İyi de, bizim masada ne işi vardı ki? Bir an gözlerimiz takıldı. Yılışık bir gülümseme oturdu yüzüne, sonra yanımdaki piçe dönüp elini uzattı.

"-Ne haber Serdar? Nasılsın?"

           Serdar ayağa kalktı, tokalaştılar. Piç kızın yanaklarından öperken adeta yaladı kızı. Bir an kıskanıp sinirlendim.

"-İyi be bebeğim! Sen Nasılsın?"  Dedi, kızın cevabını beklemeden;

"-Bak sana bahsettiğim yazar abim. Çok samimiyiz kendisiyle. Tanıştırayım; ................  nam-ı diğer; .......... Abi bu da Yeliz."

           Tanıştığımıza memnun olmuşmuyduk hatırlamıyorum. Sanırım kuru bir tokalaşmadan öteye geçememiştik. Yalnız ben hem şaşırmış, hem sinirlenmiştim. İt herif gene benim adımla pirim yapıyordu. Ama tecavüz edebileceğim hatunla beni tanıştırması hoşuma gitmişti. Kız hemen yanımdaki sandalyeye oturdu ve iyice bana sokuldu.

"-............ abi senin bir kitabını alıp Yeliz'e hediye etmiştim. Okumuş, bayılmış. Değil mi Yeliz? Sonra seni tanıdığımı söylediğimde; beni de tanıştırır mısın dedi. Haksız mıyım Yeliz?"

           Manyak adam; kıza hem soruyor, hem de yanıtlamasına fırsat vermiyordu. O sırada masaya gelen garson geçici süre susmasını sağladı. Yeliz'de bir bira söyledi. Ben hala adının Yeliz olduğunu öğrendiğim bu hatunu, o an masaya yüzü koyun dayayıp, arkasına geçip tecavüz etmenin nasıl olacağını düşünüyordum. O kalçaları tokatladığımı ve sert hareketlerle gidip geldiğimi. Onun nasıl çığlıklar atabileceğini düşünüp hayal etmeğe çalışıyordum. 

"-Şerefinize .........bey, sizi tanımak benim için büyük bir onur."

           Kızın güzel bir sesi vardı. Kalçaları gibi. tecavüz ederken ne derdi acaba; küfür mü ederdi? Kaçamaya mı çalışırdı? 

"-Şerefinize Yeliz hanım. Sizin gibi hoş ve kibar bir hanımefendiyi tanımakta benim için gurur verici."

           Yüzlerimizde sahte gülüşlerle bira bardaklarımızı tokuşturduk. Çıkan ses, ona tecavüz ederken, bedenlerimizden çıkacak sesi anımsattı. Ne kadar yavşak insanlarız diye geçirdim içimden. Piç, biradan her yudum aldığında, neden ağzını şapırdatıyordu ki? Fırlayıp, suratının ortasına kallavi bir kafa darbesi indirmeyi istiyorum. Kendimi zor tutuyordum. Ben bu kıza neden tecavüz etme isteğiyle doldum ki?

           Bir an hepimiz susuyoruz. Gözlerim barın içinde geziniyor. İçerideki herkesin alnında kocaman orospu çocuğu yazıyor sanki. Köşede oturan kadın, çıtır erkek düşkünü. Her hafta bir çıtırla geliyor buraya. Belki de, jigolo servisinden alıyordur onları. Şu piç kurusu olmasa adımımı bile atmayacağım bu bar ortamlarına ama beni sürükleyip getiriyor. Benim içmem için mekan önemli değil ki. Beyimizin kıçı bar sandalyesinden başkasında rahat etmiyor. Hatun, çıtırın dudaklarını vantuz gibi somuruyor. Acaba, kocası hangi orospuyu beceriyordur şu an. Kocasıyla sevişirken, bu çıtırların kendisini nasıl becerdiğini anlatıyor mu acaba? Ya da hayal mi ediyor? Kesin anlatıyordur. Kocası da, yatağa attığı üniversiteli çıtır orospuları nasıl becerdiğini ona, tatbiki olarak gösteriyordur.

            Onların biraz berisinde, icra dairesinde çalışan bir piç vardı. Gene, icradan düşürdüğü bir hatunu, yatağa atmanın yollarını deniyordu kesin. İcralık olan hatunlar, ona bir kere verdimi, bütün işleri halloluyordu.

            Barmen esrarkeş piçin tekiydi. Bara giren her garson kıza, önce esrar çektiriyor, sonra tuvalette beceriyordu. Onu hiç ayık görememiştim. İşe girerken, kalınca cıgaralık sarar; onunla güzelce dumanlanır, sonra da bardaki bulduğu her içkiyle sulandırırdı. Beynide iyice sulanmıştı. Bence onun kafasındaki beyin iyice sıvılaşmıştı. Ne konuştuğunu anlamak için büyücü olmak lazımdı. Yakında sulanmış beyni, gözlerinden fışkıracak ya da, burun deliklerinden akacak; kafatası iyice boşalacaktı. 

           Yeliz'e tecavüz ederken çok mu zevkli boşalırdım acaba? Vücudumun her hücresi titreyerek, ruhumda hissederek. Masturbasyon yapıyor mudur acaba? Serdar'la sohbete dalmışlardı, ben de tecavüze. Birden bana döndü ve;

"-Yazmak sizin için nasıl dir duygu?" Diye soruverdi. 

           Ne kabız bir karı ya! Sana tecavüz ederken, senin hissedeceklerin gibi.

"-Masturbasyon yapmak gibi!" Dedim. 

           Dedim ama hatundan öyle bir kahkaha koptu ki, bardaki herkes bize doğru tuhaf gözlerle baktılar. Sanırsınız ki, Erciyes'ten çığ düştü. Hoşuna gitmişti. Bizim avam tabakasının erkeklerinin tuhaf bir yaşam felsefesi vardır; "Bu hayat iki şeyin üstüne kuruludur; birincisi tıkınmak, ikincisi düzüşmek. Gerisi yalan!" İyi de öbür yaptıkların ne olacak et kafa. İşemeden ne kadar düzüşebilirsin ki?

            Masadan kalkıyorum. Helaya gideceğimi söylüyorum. Ayağa kalkar kalkmaz sallanıyorum ve kızın üstüne doğru kapaklanıyorum. Elim göğüslerine gidiyor. Belki de kasıtlı yapıyorum. Göğüsleri, göründükleri kadar dolgun ve sertti. Ben bu kızı düzmeliyim. Yok yok tecavüz daha zevkli olur. Doğrulup helaya gidiyorum. Memelerinin sertliğini hala hissediyorum. ben bir hayvanım. Kadınlarda yatakta bu hayvanlığımı seviyorlar ya zaten. Her orgazmdan sonra, sırıtarak sigarayı tellendirirken;

"-Hayvanın tekisin sen!" Diyorlar ya!

           Heladan döndükten sonra, köşede oturan hatunla göz göze geliyoruz. Bakışlarında tuhaf bir tiksinti görüyorum, hatta küçümseme. "Orospu!" diye geçiriyorum içimden. Sonra kıza bakıyorum. tatlı bir gülümsemesi var. Hoşlanıyorum.

            Biralarımızı bitirip, üçümüzde kalkıyoruz. saat oldukça ilerlemiş. Kaç içki içtik bilmiyorum. Hesabı ısrarla hatun kişi ödüyor. Benimle tanışmanın şerefineymiş.

            Bardan çıktıktan sonra, açılmak için biraz yürüyoruz. sokaklar bomboş. Sokak hayvanlarını saymazsak tabi. Onların bile bizden daha çok onurlu yaşadıklarını düşünüyorum. En azından, onlar birbirilerine tecavüz etmiyorlar. Ya da doğanın gerçeği buydu; bütün hayvanlar tecavüz etmeliler. Hiç düzüşmeseydik keşke. Çocuk yapmak için göbeklerimizi birbirine sürtmemiz yeterli olsaydı (bir yerde böyle bir şey okumuştum. Yeni evli bir çiftin komik eylemliliği). Hiçbir problem olmazdı o zaman. 

            Serdar müsade istiyor. Taksi çevirip gidiyor. Yeliz başıma kalıyor. Bana;

"-Bana gidelim, birer kahve içelim, hem de kitabınızı benim için imzalarsınız diyor. "

            Kadın beni yatağa atmayı kafaya koymuş; şu an planını hayata geçiriyor; diye geçti aklımdan. Sakın o da bana tecavüz etmeyi istiyor olmasın?

           İkimize de orta kahve yaptı; o aralık nasıl yaptı bilmiyorum, kıyafetini değiştirmiş, kalçalarına oturan, bacaklarının güzelliğini olduğu gibi ortaya saran bir şort, üstüne göğüslerini bütün güzelliğiyle sergileyen, aynı zamanda düz pürüzsüz teniyle, sırtınıda gözlerime sokan elbise giymişti. Gözlerimi ondan alamıyordum. Kahveleri içtik,y fincanları sehpaya koymamızla, hatunun üstüme atılması bir oldu. Kadın öpmüyor, adeta kemiriyordu dudaklarımı. Kucağımda kalcaları durmuyor, yılan gibi kıranıyor, kerkiniyordu. Ben şaşkın haldeydim. Ansızın yakalanmıştım. 

           O kucağımda kıvranıp, kerkinirken benim ellerim iki yana düşmüştü. Bir elimi tutup kalçasına, diğerini göğsüne koydu ve bastırdı. Memelerinin sıcaklığı tenimden içime öyle hızlı aktı ki; bir anda bende adrenalin tavan yaptı. O andan sonra bende koptum. Ne zaman soyunduk; kanepede ne kadar seviştik; hangi ara yatağa geçtik, kaç saat düzüştük; hiçbir ayrıntıyı hatırlamıyorum. İkimiz de halsiz şekilde uykuya dalmışız.

           Sabah ilk uyanan o olmuştu. Bir yandan vücudumu okşayarak, bir yandan şapır şupur öperek beni uyandırdı. Gözlerimin açıldığını gördüğünde.

"-Müthişti. Uzun zamandır böyle bir düzüşme yaşamamıştım. Hayvan gibi, defalarca becerdin beni dedi..."   



şiiradamı -  6/10/12

 


Hayatın Senfonisi

          Gün geceye dönmeğe, aydınlık yerini karanlığa bırakmağa başlamıştı. Şehrin sokaklarını dolduran insanlar birer birer, dört duvar evlerine girmeğe, şehri gecenin karanlığına, sokak hayvanlarına ve evsizlerin egemenliğine bırakıyorlardı. Kentin sokak lambaları, karanlıkta parlayan fener böceklerini andırıyordu. Karanlık, kentin en ücra köşelerine kadar çöktükçe, gecenin müdavimleri yuvalarını terkediyor, kendi yaşamsal döngülerine dalıyorlardı. Apartmanları kaplayan pencerelerde, solgun ışıklar birbir yanıyor, betonun soğukluğundaki yaşamların sızıntısını solgun göstergeleri gibi duruyorlardı. Artık kentler, cehennem soğuğundan beterdi. Beton yığınlarını izleyen evsiz adam; "her ışığın olduğu yerde, bir insan topluluğu var. Ve kimbilir aralarında neler konuşuyorlar? Neler yaşanıyor nereden bilinir ki o soğuk betonların arasında? Kimileri birbiriyle tartışıyor, kimileri çok mutlu, kimileri üzgün. Kimisi, yeni evlenmiş ve yeni evlerindeler; kimisi, daha bir kaç saat önce çok sevdiği birisini toprağa vermiş, kimisi sevgilisinden ayrılmış, kimisi doğum yapmış, kimisi intiharı düşünüyor, bir evde yaşlı birisi son nefesini veriyor belki de. Başka bir yerde karısını döven cani bir kocanın anırmaları, diğer yerde bir adamın karın boşluğuna inen bıçak darbeleri var. Tuhaf insanlar, acaba onlarda düşünüyor mudur köprü altında yatanları?" diye düşünerek, yavaş yavaş mekanından çıkıp, soğuk kentin sokaklarında kendisine yiyecek aramaya gidiyordu. Yürüdüğü sokağı yeteri kadar gözlemlemiş ve başını her zamanki gibi önüne eğmişti. Ağarmış saçları ve sakalları birbirine karışmıştı. Belki yıllardır berber yüzü görmemişti. Ayağındaki eski potinler sağından solundan patlamıştı. Zaten tabanları da iyice incelmişti. Çöplere bakarken biraz daha iyicesini bulabilir miyim diye, yiyecek yanında ayakkabıda arıyordu. Pantolonu kirden meşin gibi olmuştu. Gören asla kumaş pantolon olduğunu söyleyemezdi. Dizleri iyice nezelmişti; ha delindi ha delinecek. Üzerinde, kirden rengini atmış, temizken ekoseli şık bir gömlek olduğu dikkatlice bakılınca anlaşılan bir gömlek vardı. Gömleğin içinde, gene çöpten bulduğu, geceleri soğuktan üşümesini oldukça engelleyen ince bir süeter vardı. Hepsinin üstünde, yakasının çizgileri kaybolmuş, dirsekleri delinmiş, yer yer yağ ve ağır kir lekeleri olan ceketi vardı. Allahtan bunlara sahipti. Yürürken sürekli ayak ucuna sabitlediği gözlerini kimsenin görmesini istemiyordu. Gizlediği bütün hayatını, görenlerin gözleri önüne seriveren halleri vardı. Kim gözlerini görse, "gözlerinde öyle bir büyü ve ışık var ki, sanki çektiğin acıları hüzme gibi ortaya seriyor!"  diyorlardı. Bunları duymaktan bıkmıştı. Zaten yaşanmışlıkların bıraktığı yaralar bir türlü kapanmak bilmiyor, üstüne üstlük insanlarda gelip o yaralara tuz basıyorlardı.

          Adam gece geç saatlere kadar sokakları arşınlamıştı. Birkaç yiyecek bulmuş ve mekanına, çok sevdiği köprü altına doğru yol alıyordu. Yolda birkaç polis arabası görmüştü. Polislerin hemen hepsi aşinaydı bu adama. Gece devriyelerinde zaman zaman gelip onunla sohbet ederlerdi. Zararsız birisi olduğu için elleşmezlerdi. Bir ara belediye kaldığı köprünün altından onu atmak istemişti ama polisler engel olmuşlardı. Doğrusu polislerden hiç beklemedikleri bir hareketti bu ve onu çok şaşırtmıştı. Gene de polislere teşekkür etmişti. Gökyüzünde ayın son dördün hali vardı. Çevreyi oldukça iyi aydınlatıyordu. Mekanına dönüş sırasında iki sarhoşa rastladı. İkisi de zil zurna olmuş, ayakta duracak halleri yoktu. Böyle insanlara hep acıyarak bakıyordu. Böyleleri için hep; "bir insan ancak bu kadar kendini acze düşürebilir!" diye düşünürdü. Zaten o, hep düşünürdü. Konuştuğunu gören pek az insan vardı onu tanıyanlar arasında. Sessiz, kendi halinde, kimseyle, hiçbir ilişkisi olmayan birisiydi. Asla dilenmezdi, yardım kabul etmezdi. Diğer insanların kendisine yaklaşmasını dahi istemezdi. O yüzden, gündüzleri çok nadir yerinden ayrılırdı. Geceler onun sığındığı liman gibiydi. Hem diğer insanları ondan uzaklaştırıp, rahat etmesini sağlıyor, hem de onu sarıp sarmalayıp koruyordu. Yorulmuştu. Mekanı olan köprü altına inebilmek için dik bir inişi yapması gerekiyordu. Bazı zamanlar bu dik küçük yokuşu inip çıkmak onun için azap olabiliyordu. Fakat, bu durum oraya diğer insanların uğramasınada engel oluyordu. Yorgun haliyle inerken düşmemek için azami gayret sarfetti. Tam yattığı yere gelmişti ki, olduğu yerde dona kaldı. Çevresine bakındı sonra yeniden yattığı yere baktı. Yatak olarak kullandığı ve çöpten toplayıp getirdiği çaputların üzerinde bir kız yatıyordu. Uyuyor muydu, sızmış mıydı belli değildi. Mırıl mırıl birşeyler çıkıyordu ağzından ama anlaşılmıyordu. Ne yapacağını şaşırdı, öylece kalakaldı bir süre. Sonra yavaş yavaş yaklaştı kıza doğru. Dikkatlice baktı kıza. Kızın güzel duru bir yüzü olduğu karanlıkta bile anlaşılıyordu. Anlayabildiği kadarıyla 20'li yaşlarında bir kızdı. Yüzünün bazı yerlerinde pircingler göze çarşıyordu. Kollarında ve boynundan gördüğü kadarıyla sırtına kadar uzandığını tahmin ettiği dövmeleri vardı. Neden yaptırırlardı ki şu dövme denen illeti? Kız, ikide birde sağa sola dönüp duruyordu. Galiba kabus görüyordu. Çekinerek ve ürkekçe kızın omzuna dürterek "şşşştttt!" dedi. Kız oralı olmadı. Tekrar denedi. Kız yine hiç oralı değildi. Hissetmiyordu bile. Sonunda adam daha sert şekilde dürtükledi kızı. Kız ani bir hareketle hoplayıp kalktı. Gözgöze geldiler. İkisi de put gibi oldukları yerde kaldılar. Neden sonra, kız birden kendisini geriye attı. Ellerini göğüslerini üzerinde çapraz yaptı ve pustu. Adam konuşmadan önce yattığı yeri gösterdi, sonra kendisini gösterdi. Burası benim demişti kıza işaretleriyle. Kız ürkek bakışlarını adamdan ayırmadan hafifçe başını salladı. Sonra adam, kız hiç orada yokmuş gibi çulunun üzerine oturdu. Kız arka tarafında kalmıştı ve hala ürkek şekilde bekliyordu. Adam yerine oturunca kız da olduğu yere yavaşça çömeldi.

          Adam çöplerden topladığı yiyecekleri önüne sermeğe başlamıştı. Kız hala ürkek bakışlarla onu izliyordu. Kızın kıyafetleri temizdi, düzgündü; pek te sokak kızına benzer tarafı yoktu. Saçları taralıydı, şampuan kokusu hala saçlarındaydı salladığı zaman buram buram kokuyordu. Ayakkabılarında marka vardı. Oldukça pahalı oldukları anlaşılıyordu. Adam, bulduğu yiyecekleri yemeğe koyulmuştu. Kız hiç umurunda bile değildi. Bir ara başını kıza doğru çevirdi ve elindeki yiyeceklerden ona sundu. Kız yok anlamında başını salladı. Adam tekrar önüne döndü ve karnını doyurmaya devam etti. Kızın çömelmekten dizleri yorulmuştu. Hemen olduğu yere oturdu, dizlerini karnına çekerek cenin pozisyonu aldı, kollarını dizlerine sardı ve başını da kollarının üzerine koydu. Belki düşünüyor, belki de uyuyordu. Adam yemek faslını bitirmişti. Eski ceketinin ceplerini yokladı. Bir cebinden yarım içilmiş bir kaç izmarit çıktı. Teker teker içti izmaritlerini. Sonra derin bir nefes çekip, huzurluca gerindi. Sonra ceketinin yakalarını kaldırdı. Yastık olarak kullandığı, içine bez parçalarını tıkıştırdığı poşeti yumuşattı. Sonra üzerine örtündüğü büyük, bahtaniyeye benzer bez parçasını düzeltti. Sanki kuş tüyü yatağa ve yastığı yatar gibi uzandı çulların üzerine, bahtaniyesinide çekti üzerine ve düşüncelere yolcuğuna başladı.

          Adam uzandığı yerde tepesindeki tavana, yani köprünün alt kısmına bakıyordu. Köprüden tek tük geçen otomobillerin sesleri geliyordu. Hava ne çok sıcaktı, ne çok serindi. Tam bir sonbahar havasıydı. Yakında kar düşünce adamın işi biraz daha zor oluyordu. Ama alışmıştı artık sokakların bir parçası olmaya. O kesinlikle diğer insanların parçası değildi. Sokaklara, doğaya, insanlar dışındaki her şeye aitti. Kışın genelde, yanına gelmeye alışkın bir iki kedi ve köpek vardı. Onlarla birbirlerine sarılır, sıcacık uyurlardı. Yaz olunca onlar da kendi kafalarına göre kentin sokaklarında gezinirler, pek az uğrarlardı adamın yanına. Aklı, hemen başının ilerisinde, duvar dibine büzülüp kalmış olan kıza takılmıştı. Kimdi, neden mekanına gelmişti? Bu kadar düzgün giyimli bir kız, gecenin bu saati, böyle bir köprü altında ne arardı ki?

          Aradan bir iki saat geçmişti. Kızda hiç bir kıpırtı, yaşam belirtisi yoktu. Yattığı yerden başını geriye doğru yavaşça attı ve kıza baktı. Sonra tekrar kendi düşüncelerine döndü. Bir süre sonra kız hareketlenmişti. Başını kaldırıp çevresine bakınmış, gözleri gelip adamda sabitlenmişti. Sanki adama değil, boşluğa bakıyordu. Karanlıkta seçilmese de adam hissediyordu. Sesler gelince başını kaldırıp kızdan yana bakmıştı. Birbirine bakar halde öylece kalakalmışlardı. Boynu yorulan adam bakmaktan usanmış, tekrar başını yaştığı olan poşete koymuştu. Kız olduğu yerden kalkıp, adama doğru yaklaşmış, daha yakın olacak şekilde duvar dibine çömelmişti. Gözleri hala adama kilitlenmişti. Adam çekindi. Başını kızdan yana çevirdi ve "ne bakıyorsun" anlamında başını salladı. Kız bu hareketini görüp anlamıştı ve "hiiç" anlamında omuzlarını çekmişti. Köprünün altına, arada geçen otomobillerin vızıltıları doluyordu. Adam ürkek biçimde kıza, kız daha keskin şekilde adama bakıyordu. Adam; "acaba ne düşünüyor ki?" diye geçirdi aklından. Kız üzerindeki monta benzeyen giyeceğinin ceplerini yokladı. Bir cebinden sigara paketini ve çakmağını çıkardı. Bir tane adama uzattı, adam uzandı aldı. Sanki hazine bulmuştu. Bir tanede kendi dudaklarına tutuşturdu. Sonra çakmağı çaktı. Çakmağın ışığı karanlıkta volkan patlaması gibi parladı bir an. İkisininde sigarasını yaktı. Paketi ve sigarayı cebine koydu. Adam güzel bir sigara içmenin mutluluğunu hissederek derin bir nefes çekti. Bu nefes oldukça sesli bir nefesti ve ziyadesiyle memnuniyetine vurgu yapıyordu. Kız alalade şekilde nefes aldı. Adamın aldığı nefesten ancak duman kırıntıları çıktı ağzından; çektiği duman adeta ciğerlerinde kaybolmuştu. Kızın ağzından ise fabrika bacasından çıkan duman gibi ortalığa saçılıyordu. Bir süre birbirlerine hiç bakmadan sigaralarını içtiler. Adam için, kaliteli sigara içmek hayatının en büyük lükslerindendi. Şu an dünyanın en zengin adamı gibi hissediyordu kendini. Kız, yılgın suratıyla, adamın mutluluk ışıltılarını görmüyordu bile.

          Kız; "neden burada yaşıyorsun, kimin kimsen yok mu senin?" deyiverdi adama. Adam beklenmedik bu soru karşısında dondu kaldı. Tam sigarasını ağzından çekiyordu ki, eli havada, duman ağzının içinde buzkesmişti. Yavaşça elini indirdi, dumanın bir kısmını dışarı saldı, kalanını ciğerlerine çekti. Hiç acelesi yokmuş gibi başını kızdan yana çevirdi. Biraz önceki mutluluğu yokolmuştu. Donuk gözlerle kıza baktı. Sonunda kız sabırsızlandı ve "neee? ahiret sorusu sormadık ya?" dedi. Adam başını düzeltti ve tekrar gözlerini evi olan köprünün tavanına dikti. Biraz sonra o kıza: "iyi de, senin gibi bir kızın gecenin bu vakti, böyle bir köprü altında ne işi olur ki? Senin evin barkın yok mu? Gitsene evine. Burada kurda kuşa yem olacaksın" dedi. Bu soru da kızı sarsmıştı. Bir süre öyle kaldı. Soru kafasının içinde çalkalanıyordu adeta. Gözlerinden inceden yaşlar süzüldü. Adam farketmedi karanlıkta yaşlarını. Derken kız hıçkırıklara boğuldu. Adam anladı. birden doğruldu ve olduğu yerde hayretle kıza bakmaya başladı. "Sen, sen ağlıyor musun yoksa be?" dedi. Kız, daha çok hıçkırıklara boğularak, "hıı hııı!" dedi. Karnına çektiği dizlerine sardığı kollarının arasına başını gömerek hıçkıra hıçkıra ağlıyordu kız. Adam ne yapacağını bilemedi. Eli ayağına dolaşmıştı. Doğruldu. Gitti kızın hemen yanına çömeldi. Kızı nasıl teselli edeceğini bilemiyordu. Dokunmakla dokunmamak arasında, tereddütle şaşırıp kalmıştı. Korkarak elini kızın sırtına hafifçe dokundurdu ve; "ya tamam ya, ağlamasana, sus ya. Ağlayacaksın git burdan." dedi. Kız hiç oralı değildi ve hala hıçkırarak ağlıyordu. Oldukları yerin tam zıt tarafından bir köpek salllana sallana onlara doğru geliyordu. Bu uzun zamandır görmediği alacalıydı. Ona öyle söylüyordu adam, karnındaki renk alacaları yüzünden. Bir yandan köpeğe bakıyor, bir yandan kızı nasıl susturacağını düşünüyordu. Yıllar vardı ki ağlayan birisini hiç teselli etmemişti. Adam ürkek ürkek arada kızın sırtına vuruyordu; onu tesseli etmek istiyordu. Köpek yanlarına kadar sokulmuştu. Gelip adamın hemen yanına oturmuştu. Adam köpeği gördüğüne daha çok sevinmişti. Köpeğide okşamaya başlamıştı. Kıza karşı ürkek olan elleri, köpeğe karşı daha bir hoyratça, sevgiyle davranıyordu.

          Kız yorgun düşünceye kadar hıçkırıklarla ağlamıştı. Hemen yanında adam, ağlamasının dinmesini beklemişti. Adamın yanındaysa köpek oturmuştu. Adamın kendisini okşaması hoşuna gidiyordu. Nihayet kız susmuştu. Adam kıza doğru bakıyor, köpekte adamın baktığı yere doğru başını çevirmiş dikkatlice bakıyordu. Kız, başını kollarından kaldırmıştı. Önce yaşlarını sildi sonra burnunu koluna silip, sigara paketini çıkartarak bir sigara yaktı. Adam hala kıza bakıyordu. Kız, sigarası yarıya gelinceye kadar sustu. "Eeee! Ne oldu?" dedi adam. Kız, ürkekçe adamdan yana baktı. "Bu hayata lanet olsun" diye söze başladı. "Başımda öyle bir lanet adam var ki sorma. Güya benim babalığım oluyor piç kurusu. Annemde ondan aşağı kalır bir piç değil ki. Adam durmadan beni taciz edip duruyor. Pislik herife yapmadığım kalmadı ama şerefsiz bıkmıyor ki. Annem olacak fahişeye de söyledim. Sen kuyruk sallamazsan kimse yanaşmaz sana, hem kocamı karalamaya çalışma, en başından beri istemedin zaten sen bu adamı o öyle şey yapmaz diyor. İkisi de birbirinden şerefsiz. Bıktım artık, o yüzden ne eve gidesim var ne onları göresim var. O adi köpek yüzünden, diğer aile fertlerinin hepsi bize kapılarını kapattılar biliyor musun? Gidecek hiç bir yerim yok artık. O yüzden buradayım. O yüzden dışarlardayım. Gündüz gidiyorum ki, evde kimse olmuyor. Ama gece gidemiyorum, gitmek gelmiyor, o şerefsizlerin yüzünü görmek bile istemiyorum." Bütün bunları bir solukta anlatıp bitirmiş ve başladığı gibi de sessizliğe gömülmüştü. Adam ise, duydukları karşısında, sağlam bir tokat yemişçesine sersemlemişti. Ne diyeceğini bilemedi. İkisi de öylece kalakalmışlardı. Köpek, olduğu yere uzanmıştı. Ön patilerini öne doğru uzatmış, başını da üzerlerine koymuş, uyuyordu. Kız susuyordu. Adam susuyordu.

          Adam kıza baktı, kız adama. "Kaç yaşındasın sen?" diye sordu adam kıza. Kız; "19" diye yanıtladı. Adam, başını salladı. Yüzüne bir karanlık çöktü. Dişlerini gıcırdattı. Sadece kendisinin hissettiği bir ateş, gelip gözlerini yaktı. Nabzı yükseldi, kalp atışları bir an hızlandı. Sesi titriyordu; "ne zamandan beri sürüyor bu olay?" "ya ne bileyim, kendimi bildim bileli bu şerefsiz durmadan bana sarkıntılık ediyor. Bıktım usandım artık. Bütün psikolojimi bozdu hayvan herif. Ne zaman bir erkek arkadaşım olsa, ya dövdü, ya da hakaret ederek benden uzaklaştırdı. Dedim ya; onun yüzünden bütün akrabalarımızla küstük. Kimse kapımızı çalamaz oldu." Adam çok üzülmüştü. Allah'tan karanlık yüzünden kız bunu farkedemiyordu. Kız yeniden paketini çıkardı, bir sigara kendisi yaktı, bir sigara adama verdi. Adam sigarayı içerken, bir yandan da köpeği seviyordu. Köpek halinden memnundu. Sabaha kadar yan yana oturdular. İkisi de uyuyamamıştı. Sabah olduğunda sigara paketi bitmiş, son bir sigara kalmıştı. İkisi paylaşarak bu son sigarayı da içmişlerdi. Sigara bittikten sonra kız; "ya kusura bakma seni de rahatsız ettim. Merak etme bir daha etmem. Şimdi gitmeliyim. O şerefsizler gitmişlerdir. Eve bir uğrayacağım. Bilmiyorum, belki çeker giderim buralardan. İşten de kovuldum zaten." Sustu ve adama baktı. İkisi de ayağa kalkmıştı. Adam gülümsedi; elini üzerine sildi ve kıza tokalaşmak için uzattı. Kız gülümsedi ve o da elini uzattı. Sağlam bir tokalaşma olmuştu bu. Sanki yıllardır dost gibiydiler. Adam hiç konuşmadı. Gülümsedi sadece. Kız eğildi köpeği okşadı. Köpek hafifçe başını kaldırıp kıza baktı. Hafif bir mııklama çıkardı; sanki kıza güle güle diyordu. Kız adama dönerek tekrar "hoşçakal dost adam" dedi. Adam gülümseyerek başını salladı. Kız yanından ayrıldı. Adam kız küçük bayırı çıkıncaya kadar ardından baktı.

          Ertesi gün, kentin arka sokaklarından birinde bir adam cesedi bulundu. Boynu kırılarak öldürülmüştü. Üzerinde hiçbir şey yoktu. Ne cüzdan, ne telefon, ne de para. Soygun cinayeti olduğu sanılmış ve tutanaklara o şekilde yazılmıştı. Adam, mekanı köprü altında yaşamaya devam ediyordu. Çok sonra ölen adamın, karısı kayıp başvurusu yaptığı için kimliği, karısının teşhisi sayesinde öğrenilmişti. Kadın ağladı. Adamı kimin öldürdüğü asla bulunamadı. Kız hiç bu kadar mutlu olmadığını düşündü. Köprü altındaki adam, köpeğine sarılıp, kimsenin olmadığı kadar mutlu bir uykuya daldı. Gece sevdiğini korurmuş. Adam kendini gecenin kollarına bırakmıştı.


9 eylül 2012 - şiiradamı

Öylesine


ÖYLESİNE

Öyle bir zamandı ki bu; ellerin kutup ayazında buz keserdi. 

Gözlerinde terkedilmiş çocukların masumiyeti dururdu. Hayata anlam katmak için bakardın hep; yalnız yürümenin, birisiyle yürümekle arasındaki farkı anlatırdın. "Birlikte yürüdüğün kişiyle adımların aynı olmalı!" derdin. 

Yalnızlığa gömülmek acıdır, en basitinden sevmeyi bilmeli insanlar.


Terkedilmiş olan kelimelerden oluşturulmuş cümleler arasına sıkışıp kalmamalıyız. Hayatımıza yeni bir anlam yüklemek adına; pırıl pırıl kelimelerle konuşmayı becerebilmeliyiz. Bazen de hiç eskimeyen kelimeler kullanmalıyız; "gülümsemek" gibi, "mutluluk" gibi, "sevmek" gibi.

Acıların tufanına dur diyebilmektir aslında mutlu yaşamak.

İnsan güne, kendine "günaydın" diyerek başlayabilmeli. Kendisiyle başlamalı her güne. İvediyle uyunmuş bir uykunun artığı gibi yatakta bırakmamalı kendisini. Gözleri açıldığı anda yeni güne; ruhu da açılmalı. Evden çıkmak ızdırap olmamalı.

"Her yeni güne, taze bir günebakan gibi başlamalı insan" derdin...şiiradamı






Şiir'de Ne alaka?





Hayatımız içinde her şey şiire konu olabilir. Şiir öylesine geniş bir evren ki, kısa cümlelerle içinde bir çok cenneti, cehennemi yaratabilir usta bir şiir üstadı. En basitinden, en zoruna her konu şiir dizelerinde üstün algıyla bambaşka bir evreye taşınabilir. Böylesi güzel, alımlı bir şiiri okumak ise, enfiye çekmek gibi bir etki yaratır insanda ki, duygusal düşünce yollarını, bütün marazlardan temizleyebilir.

Sözcük sihirbazlarından Enis Batur'un RİBJA SOKAĞI isimli şiirinde;
Elimle koymuş gibi buldum o sokağı.
Hızla vurdum yüzümü şehre
ve henüz esmemiş bir rüzgâr için güldüm
mısraları, hasret çektiğimiz şehirlere bir ağıt gibi çıkıverir karşımıza. Okurken, içimizde bir yerlerde, yüreğimizi titreten buz gibi bir esinti olur, şiir. Hasretler, korkular, yalnızlık, sevda, hayat, hüzünler ve daha nice insana dair olgu varsa şiirin sarmalında can bulur. Orhan Veli'nin mısralarındaki yalnızlığa bakın hele..
Bilmezler yalnız yaşamayanlar, 
Nasıl bir korku verir insana sessizlik,
İnsan nasıl konuşur kendisiyle
Nasıl koşar aynalara
Bir cana hasret,
Bilmezler.
Şimdi Orhan Veli'nin kaleminden çıkmış bu güzel mısraları inkar edecek kaç insan vardır? Ortak yaşanımları bu kadar güzel dile getirirken şair, bizimle aynı şeyleri yaşadığınıda vurguluyor. Yalnızlığın, insan hayatına kör bir sis gibi çöküşünü, yalın bir dille ortaya koyarken, kendisinin neler yaptığından dem vuruyor. Kendisiyle konuşmayan, yalnızlığından sıkıldığında aynalara koşmayan, bunalmayan var mıdır? Bundan şu anlamı da çıkarabiliriz; ya yalnızlık her insanda aynı şekilde zuhur ediyor, ya da, her insanın yaşadığı yalnızlık diğerlerinin ikiz kardeşidir...

Şiir dedik, küçük örneklerle, şiirin özüne göz attık. Birde sevgili İhsan Topçu'nun kaleminden dökülenlere göz atalım. Bizlere çok güzel ışık tutacağından eminim. Zira, şiir, şair ikileminde, çok güzel vurgularla, muallaktaki konuları gün ışığına çıkartıyor usta kalem...

Şiir yazmayı isteyen herkes deneyebilir, ancak şiir yazan herkese niçin şair denmez? Nasıl bir şiir toplamı yaratılırsa şair olunur? Şiir yazan birine şair diyebilmek için, o kişinin şiir toplamına aşağıdaki soruları sorduğumuzda, "evet" yanıtı almalıyız:

a) Ortak dil ustaca kullanılıp şiir diline ulaşılmış mı?

b) Sözcük ve ses dengesi kurulmuş mu?

c) İmgeler özgün ve estetik mi?

d) İmgeler amaç değil, araç olarak kullanılmış mı?

e) Buluşlar özgün ve estetik mi?

f) Mimariyi de içeren kompozisyon güçlü mü?

g) Dünyaya farklı bakışı ardında, şairin oturmuş bir felsefesi var mı?

h) Duygu yoğunluğu ile çağrışım zenginliği var mı?

i) Şiire yeni boyutlar kazandırıyor mu?

j) Şair, kendisi olurken, bir başkası da olabilmiş mi?

Gerçek şiire, şairliğe ulaşmada, bütün bunlar da yetmiyor. Bunların dışında, ancak yetenekten fışkırabilen ve şiirin büyüsü sayabileceğimiz, şairden şaire değiştiği için, anlatılması çok zor, belki de olanaksız olan özellikler de vardır... İHSAN TOPÇU

Her usta yazar/şairin bu konularda söyleyeceği sözleri elbette olacaktır ama, İhsan Topçu çok güzel noktalardan yakalayarak, bir yazıtın şiir olabilmesi için gereken temel unsurları sıralamış. Doğaldır ki, burada eklenmesi gereken bir soru daha var kanımca;  ayda kitap okumaya ayırdığınız zaman ne kadar? Bütün bu temel unsurlar için olmazsa olmaz, okuma olgusudur. Bir değirmenin çalışması için su ya da rüzgar gerekir. Bir şairin/yazarın yazabilmesi içinde bol bol okuması gerekir.

Gereksizlik ulemalığı yapmaktan öteye geçmeyen, kalıpsız sözcüklerle inşa edilmiş eğreti yazıtlar ortaya koyarak kendisini bir noktaya getirmeye çalışmak büyük bir ahmaklık olacaktır kesinlikle. Dil bilgisi, imla bilgisi yazın sanatlarının en temel kuramıdır. Yazın eseri verdiğiniz dilde, eğer gerçekten eser ürettiğinizi söylemek istiyorsanız; sözcüklerin özgünlüğüne saygı duymalı, çok iyi bilmelisiniz, o dilin imlasına hakim olmalısınız, sözcük dağarcığınızı çok iyi geliştirmelisiniz.

17.01.2012 - şiiradamı (evrende bir yerde yazıldı)