yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Aslında ironi Hepimizin çocuk olmasıydı

 Çizgili Pijamalı Çocuk Üzerine

"Çocukluk, mantığın karanlık saatleri büyümeden önce, sesler, kokular ve görüntülerle ölçülür."
- John Betjeman

Hayatımda en çok etkilendiğim kitaplardan bir tanesi "Boyalı Kuş" idi ikincisi de "Çizgili Pijamalı Çocuk" Oldu.
Her ikisinde de dünyaya, düzene, insanlara ve savaşa çocuk gözlerinin arkasından bakılıyor. Almanya'nın, Hitlerin 2. dünya savaşında yarattığı vahşiliğin, çocuk gözüyle bugüne aktarılışı gibi.
Yetişkinlerin çıkardığı kirli bir savaş,
Engelleyebilir mi oyunlarını temiz yürekli çocukların?
Çekilen çitler ayırabilir mi dostlarından onları?
Ya siz “büyükler”? Hiç savaş ortasında gülebilir misiniz?
Oysa çocuklar ne de güzel gülerler silahlara inat savaş alanlarında oynadıkları oyunlarda…
diye yazmış Hatice Yurtseven Yılmaz ve katılmamak elde değil. Çizgili pijamalı çocuk kitabını okuyup filmini izlemek gerçekten çok etkili.
Gözleri ve beyinleri körelmiş yetişkinlerin, mutlu olabilmek için bir topa ihtiyaçları olduğunun farkına varamamaları. Ya da dikenli tellele bile olsa birbirine saf kalplerini uzatmalarının.
Bütün caniler aslında bir zamanlar çocuktu, en büyük hataları içlerindeki o çocuğu katletmekti. Ondan sonra vahşet doğurdular. Oysan renkli bilyelerin arkasından bakmak hayata ne doyulmazdı.
çizgili pijamalı çocuk okuyun ve isterseniz buradan https://yadi.sk/i/LH58ZaGLjTEpw e-kitabını indirebilirsiniz ya da şuradan http://ok.ru/video/31299209758 filmini izleyebilirsiniz.'
"Çocukluk, mantığın karanlık saatleri büyümeden önce, sesler, kokular ve görüntülerle ölçülür." - John Betjeman

Hayatımda en çok etkilendiğim kitaplardan bir tanesi "Boyalı Kuş" idi ikincisi de "Çizgili Pijamalı Çocuk" Oldu.
Her ikisinde de dünyaya, düzene, insanlara ve savaşa çocuk gözlerinin arkasından bakılıyor. Almanya'nın, Hitlerin 2. dünya savaşında yarattığı vahşiliğin, çocuk gözüyle bugüne aktarılışı gibi.
Yetişkinlerin çıkardığı kirli bir savaş,
Engelleyebilir mi oyunlarını temiz yürekli çocukların?
Çekilen çitler ayırabilir mi dostlarından onları?
Ya siz “büyükler”? Hiç savaş ortasında gülebilir misiniz?
Oysa çocuklar ne de güzel gülerler silahlara inat savaş alanlarında oynadıkları oyunlarda…
diye yazmış Hatice Yurtseven Yılmaz ve katılmamak elde değil. Çizgili pijamalı çocuk kitabını okuyup filmini izlemek gerçekten çok etkili.
Gözleri ve beyinleri körelmiş yetişkinlerin, mutlu olabilmek için bir topa ihtiyaçları olduğunun farkına varamamaları. Ya da dikenli tellele bile olsa birbirine saf kalplerini uzatmalarının.
Bütün caniler aslında bir zamanlar çocuktu, en büyük hataları içlerindeki o çocuğu katletmekti. Ondan sonra vahşet doğurdular. Oysan renkli bilyelerin arkasından bakmak hayata ne doyulmazdı.
çizgili pijamalı çocuk okuyun ve isterseniz buradan https://yadi.sk/i/LH58ZaGLjTEpw e-kitabını indirebilirsiniz


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.



Hüzünlüydü Çok Güldüm



Tutulduğun kafes sarsılıp da açılmasın diye uçtuğumu söylediğimde inanmadılar. Önce şakayla karışık güldüler, sonra ciddiye almadılar ve en sonunda da duymamaya başladılar. Bir depremin kafesi sarsıp düşüreceği ve en sonunda serbest kalacağım için, sallantılara da inanmadılar. Kafesle birlikte dünya ters düz olduğunda, evrenin altına geçtiğimde belki serbest kalabilirdim ve kafesin bağlı olduğu mahkûmiyetten kurtulduğumda bu onların hiç hoşuna gitmezdi. Ama bunu saklayabildiğim için de bir süre sonra kendim de unuturdum. Dertlenip, tüm bunları düşündüm. Nevin Akbulut










Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.


Satranç Ustası Don Sandalio'nun Romanı



"Ve daha çok şey istiyorsan, başka şeyler istiyorsan? O zaman yaşadığın kentte, ücra bir yerde bir kahve bul -daha çok kenar mahallelerde- ama bu kahvede karşı karşıya konmuş, buğulu aynalar olsun, sen ortalık bir yere yerleş ve düş kurmaya başla. Ve kendi kendinle konuş. Ve sonunda mutlaka Don Sandalio'yu bulacaksın. Benimkini değil! Ne önemi olabilir bunun! Satranç ustası olmayan Don Sandalio. Bilardo oyuncusu, futbolcu ya da başka bir şey olabilir. Veya romancı. Ve sen böyle onu hayal ederken ve onunla konuşurken romancı olacaksın. Romancı ol o halde Felipe'm, böylece başkalarından roman istemezsin. Kesinlikle roman okunması gerektiğini söyleyen Blasco İbanez ne derse desin, bir romancı başkasının romanlarını okumaz."







Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.


Okumak ve İyi Okur Olma Meselesi


Okuma merakım ilkokul yıllarına dayanır. Benim okuduğum yıllar, bugünkü tabiriyle söylersek "organik" yıllardı. Zaman zaman düşünüyorum da; iyi ki, o yılları yaşamışım. Kuşak olarak tam bir anaforun ortasında kaldık. Bir yanda tadına doyum olmayan, insanlık değerinin, dürüstlüğün, ahlakın üst seviyelerde tutulduğu zamanları, diğer yanda bütün değerleri yerle bir eden sayısal (dijital) dönemi içiçe geçmiş şekilde yaşadık. Ben şanslıyım, doğaldan sayısala geçişte çok hızlı biçimde sayısala ayak uydurmam gerektiğini öngörüp ki; merakım da o yöndeydi, kendimi o yönde de geliştirdim.

Ne diyordum; okumak. Evet, o yıllarda ha deyince kitap alamıyordum. Fakir bir ailenin bireyi olarak, kitap ya da dergi çaldığımı bile hatırlıyorum. Okuma açlığım dindirilemez noktaya geldiğinde, çokta istediğim bir kitap, dergi varsa edinemiyorsam, yoldan çıkıyordum. Doğru bir şey mi; tabi ki hayır! Ama, o çocukluk yıllarımda bunun ayırdımını yapsam da, iç güdülerime yenik düşmüşlüğüm var.

Kütüphane ile tanışmam ortaokul sıralarında olmuştu. O andan itibaren de uzun yıllar kütüphaneden çıkmaz olmuştum. Öyle ki; taa o yıllarda Atatürk'ün Güneş Dil Teorisi hakkında oldukça detaylı bilgiye sahiptim. Mu adası, benim kafamı o zamanlarda karıştırmaya başlamıştı, (1970'li yıllar) Mu adası sayesinde kıtaların geçmişlerinden ve Pagia süper kıtasını öğrenmiştim. Miliyet Çocuk, Hürriyet Çocuk v.b. bir çok yayın vardı. Fasikül fasikül ansiklopediler dağıtırlardı, onları toplardık ve kitap haline getirirdi. Bu merakım da mücelledliği yani kitap ciltleme sanatını öğrenmeme yol açmıştı. O zamanlar, çizgi romanlar aşağılanırdı. Tommiks, Texas, Kızıl Maske v.b. kitapları okumak, okkalı bir dayak yeme sebebiydi. Hatta, hiç unutamadığım bir anım, sanırım orta sondaydım, sınıf ortasında, okula getirdiğim bu kitaplar yüzünden fena bir dayak yemiş olmamdı. Getirmek zorundaydım zira, o zamanlar, bu tür kitapları satarak okur giderleri için para kazanmak gibi bir derdim vardı. O günkü düşüncem de, okul çıkışı, her zaman kitap sergisi açtığım sinema önüne gidip, satış yapmaktı. Neyse, kitaplardan da oldum, müdürden de okkalı bir dayak yemişliğimle kalakaldım. Hangisine acısam acaba?

Lise, yıllarımda harika bir edebiyat öğretmenine sahip oldum. O adamın büyüleyici gülüşü hala gözlerimin önündedir. Müthiş babacan birisiydi. İlk yazdığım şiirleri gösterme cesareti kazanmama sebep olan kişi de oydu. Beni ilk eleştiren de oydu. Her ay sınıfta okuma yarışması düzenleyen, düzenli kitaplar okumayı salık veren, bizlere daha aydınlıkçı düşünmenin yollarını bulduran da oydu. Tıpkı, ölü ozanlar derneğindeki Robin Williams gibiydi. Ama biz kitap yırtmadık.

Yazma eylemim, ortaokul son sınıf sıralarında başlamıştı. Şiire karşı müthiş bir saygı ve haz duyuyordum. Orhan Veli yazdıklarıyla bambaşka ufuklar açmıştı. Halikarnas Balıkçısı her öyküsünde beni alıp götürüyordu. Ömer Seyfettin kendi öykülürindeki kahramanları bir kıspet gibi üzerime giydiriyordu. Sebahattin Ali ile tanışmışlığımda o yıllara dayanıyor, Lise bitmeden 100 Dünya Klasiğini okumuş bitirmiştim. Yüzbaşının Kızı, Batı Cephesinde yeni bir şey yok, Vadideki Zambak, Goriot Baba, Kanser Koğuşu (ki bunu pek kimse bilmez Soljenitsinin harika eseridir), çanlar kimin için çalıyor. Say sayabildiğini.

Okumayla birlikte, yazma eylemimde yavaş yavaş gelişmeye başlamıştı. Artık denemeler yazıyordum şiirin yanında. Öyküler. Şimdilerde adına Küçürek Öykü dedikleri tarzlar yazıyordum bilmeden. Hatta fıkra denemelerim olmuştu (sizin bildiğiniz Nasrettin hoca fıkraları değil, bunlar edebi hiciv yazıları) ama bana göre olmadığını anladım. O sıralarda komedi türevinin bende hiç iyi durmadığını da kanıksamıştım. Şimdi düşünüyorum da; okumalar, yazmalar, acaba benim gerçek hayattan firar edişlerim miydi?

Tam da o yıllarda, kitaplar üzerine bir şeyler çizmek, notlar almak, sonrasında bu kitapları kendimce eleştirmek gibi bir huy geliştirmiştim. Hala devam eder. Yine o yıllarda, artık beğeni geliştirmeye başlamıştım. Tercihlerimi geliştirmeye başlamıştım. Ama, o kadar çok yönlüydüm ki; 3 ya da 6 ay romanlara sarıyordum; sonrası felsefe, bir bakmışsın bir süre psikoloji. Ama, bu süreç, her dalda merak ettiğim belli konuları öğrenip, bilincimi doyuma ulaştırmak adına çıkılmış okuma serüvenleriydi. Bu çeşit döngü halen daha hayatımda varlığını sürdürür. Meraklı bir adamım ve bilincimi, kafama takılan sorunun cevabı hakkında doyurmadan rahat edemiyorum.

Hayatım boyunca, hemen her şeye muhalif bir görüntü sergiledim. Bunu biliyorum, zira sık sıkta suratıma vurulmuştur. Ama ne yapabilirim ki; herkes televizyonda oynayan filmdeki birine saçma sapan hayranlık besliyor. Ben ise bunun saçmalığını görüp fikrimi söylüyordum. Buyurun size uyumsuzluk. Ya da birilerinin okuduğu kitabı daha önce okumuş oluyorum, eleştirel bir iki fikir beyan ediyorum, sonrası ben kibirli, burnu büyük, uyumsuz oluyorum. Varsın olsun, Zaten, beni eleştirenleri çoğu, en sonunda benim olduğum yere geliyorlardı. Sadece ben onlardan çok hızlı ve farklı düşünüyordum. Bunun sebebini çok sonraları öğrendim; dislektik olmak böyle bir şeydi.

Uzun bir yazı oldu. Kimsenin oturup, kafa patlatarak okuyacağını sanmıyorum. O yüzden son söz olarak şunu söylemek istiyorum: bilinçli okur olmak, okuyorum diye sürekli birilerini hakir görüp, aşağılama çabası içinde olmak değildir. Bugün, bu sitede olanların çoğunun yaşadıkları zaman içinde okuduklarını katlayacak kadar okumuşluğum, mürekkep yalamışlığım, kamış cızıktırmışlığım var. Bu bağlamda bilinçli okur olma konusunda da naçizane fikirlerim var. Bu bağlamda kendi gözlemlerimle geliştirdiğim, okuyucu profillerini üç sınıfta topluyorum:
1-Popülist Okur: Bu tür okur, en çok satan (bestseller) kitapları takip eder, gider, alır. Okur ya da yarım bırakır ama o kitabın popülaritesi düşünceye kadar sürekli yanında, çantasında taşır. Herkesin gözüne soka soka, en kalabalık yerlerde çıkarıp, okuyormuş, havarına bürünür. Hiçbir kitap hakkında derinlemesine düşünmez, fikri de yoktur.
2-Normal okur: Bu okur türü ise, popülistlikle beraber, eh azından Dünya klasiklerini merak eder. Bir nebze araştırır. Yine de kendi seçimleri yoktur. Sık sık ortalıkta ne okusam, ne tavsiye edersiniz tarzı mide krampı geçirten boş beleş sorular sorup durur. Bilinç düzeyi 1'e göre daha gelişkin olsa da, kararsız duruşu, ne okusam noktasında çözülmez bir düğüm oluşturur.
3-Derin Okuyucu: Bu okuyucu türü, okuduğu kitaplar hakkında size detaylı, eleştirel ya da analizci bir bakış açısıyla açıklamalar yapabilir. Neyi okuyacağını çok iyi bilir. Kendi ilgi alanları hakkında bilgi sahibi olduğu için kimseye ne okusam acaba diye sorma gereği hissetmez. Bir kitap için gerekirse aylarca süren okuma macerası yaratabilir. Zira okuyup geçmez, kafasına takılan soruları derinlemesine araştırır, bazen aynı anda iki üç kitabı birden okuma gereği hisseder. Dipnotlar onun için önemlidir.

Şimdi, bana ukalalık yapmak isteyenler olursa eğer, yukarıdaki kategorilerden hangisine ait olduğuna öncelikle karar versin.

Dipnot:
1. Kitap okumak için ayrı bir zaman yaratmak yerine kitap okuyabildiğin bir hayat düzenle.
2. Sadece tek bir türe bağımlı kalmak sana düşündüğün kadar faydalı olmayacaktır.
3. Her kitaptan yoğun bir akıcılık bekleme, yeterince şans verirsen bazı sıkıcı kitapların o akıcı kitaplardan çok daha değerli olduğunu görebilirsin.
4. Okuduğun türün teorik bilgisini veren metinler okumak sana okuduğun kitapların kalitesi hakkında ihtiyacın olan o bakış açısını verecektir.
5. Siyaset ile alakalı farklı görüşleri kapsayan kitapları mutlaka oku. Okuduğun diğer her şeyin daha fazla anlam kazandığını göreceksin.
6. Felsefenin tarihi ve gelişimini asla ihmal etme, felsefesiz bir dünya içi boş bir dünyadır.
7. Bir kitabın sana fazla geldiğini düşünürsen onu beklet, zamanla diğer kitaplar seni o kitabın seviyesine yükseltecektir.
8. Okuduğun kitabın eleştirilerine göz atmanda fayda var. Bunu okuduktan sonra ya da okumadan önce yapabilirsin.
9. Okuduğun hiçbir metinden pişman olma. Okumak hiçbir zaman zararlı değildir.
10. Bir türü diğerlerinden daha çok sevsen de asla diğer türlerden uzaklaşma. Bir okuyucu asla taraftar gibi davranmamalıdır.
11. Bazen bir kitabı anlayabilmek için öncesinde onlarca kitap okumuş olman gerekiyor.
12. Kitap almak ile yemek almak arasında çok fark yoktur, çok açken genelde yanlış kararlar alırız.
13. Bitirdiğin kitabın üstüne en az bir yarım saat oturup kendinle bir kahve iç.
Dipnot için dipnot:
"Bazı kitapların tadına bakılmalıdır, diğerleri yutulmalıdır ve çok azı da çiğnenip hazmedilmelidir." Francis Bacon





Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

En Şanslı Nesiliz

Biz öyle bir nesiliz ki; doğal bir hayatı, dijital bir hayata bağladık. Geçmişin güzel, samimi, iç içe dostluklarını, bugünün sığ, çıkarcı, absürt, ahlaksız, berbat, sözüm ona dostluklarına bağladık.

Biz, aslında bir asrın kapanıp, yeni asrın açılışına şahit olduk. Mis gibi kağıt, mürekkep kokan kitaplarından, buz gibi ekrandaki eciş bücüş kelimelerine geçtik.

Mahalle oyunlarının tek tek intihar edişine şahitlik ettik. En sağlam temelle, sağlam eğitimi aldık ki, bugünün ünv. mezunuyla yarışan liselilerdik.

Yeşilçam'ı birebir yaşadık; Cüneyt abiyle kahraman olduk, Sezercikle, Ayşecikle ağladık, Türkan Şoray'ı tanıdık, Fatma Girik'i tanıdık, Hülya Koçyiğit'i tanıdığımız güne lanet ettik, Orhan Gencebay'ın şarkılarıyla içip, sarhoş olduğumuz günleri inkar noktasına geldik. Dershane nedir bilmedik, ders sınıfta öğrenilir ilkesiyle büyüdük. Okullarımızda, sınıflarımızda okuma zevkini heyecanını yaşadık.

Kitap okuma yarışmalarıyla, şiir okuma yarışmalarıyla mücadelenin en insani yanını, neşenin aslında paha biçilmez olduğunu öğrendik.

Oyuncak alacak paramız olmayınca, oturup kendi oyuncağımızı icat etmenin hazzını yaşadık.

Mahalle bakkalımıza, anne-babamızdan gizli yazdırarak şeker, lokum, gavut, bisküvi aldık.

Saç uzatmak yasaktı, tepemizde tren yolu açıldı, okuldan kaçtık, tommiks teksas mandreke mister no okuduk.

BİZ ASLINDA 19-20. YÜZYILIN EN SAĞLAM NESLİYDİK









Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.



Özel Gün Mezbelesi



Özel diye yutturulan günlere inanmıyorum. O günleri kutladığını söyleyen kişilerin samimiyetine de inanmıyorum. Eğer ki, çok sevdiğini söylediğin arkadaşını, sadece doğum gününde hatırlayıp, kutluyorsan; anneni anneler gününde hatırlayıp, kutluyorsan; babanı babalar gününde, sevgilini sevgililer gününde; öğretmenini öğretmenler gününde kutluyorsan, bu senin iki yüzlü olduğunu gösterir. Neden mi? Tıpkı, sağlıkçılara yapıldığı gibi, bir gün alkış tutup, sonra yakasına yapışmak gibi bir şeydir bu. Sevgi, kalıba sığdırılacak, sınırlandırılacak bir şey değildir. O bir ağaç gibidir, filizlendiği yerde büyür ya da solar, kurur gider. Sevgiyi bonzai'ye çeviremezsin.

Sevdiğin insan için her gün özel gündür. Hiç umulmadık bir zamanda, umulmadık şekilde ona sevgini göstermenin milyon tane yolu vardır. Bir anda aklına düşüverir, alırsın telefonu eline, eski öğretmenini ararsın. Akşam iş çıkışı çiçekçinin önünden geçerken, annen düşüverir aklına, buket falan değil, bir tanecik karanfil dahi alsan kocamandır o koca yürekli anne için. Onu da boş ver, eve gelir gelmez, onun boynuna sarılıp, içten, sıcacık bir öpücükle, "başkasını boşver, bugün benim için anneler günü, yarın da öyle, öbür günde. Sana sahip olmanın mutluluğunu hiçbir şeye değişmem" deyiverdiniz mi; o annenin değmeyin keyfine.

Hele babalar; çok zor hatırlanırlar aslında. Onlar, hep denir ya "evin direğidir", her zamanda o şekilde muamele görürler. Erkeklere öğretilmez öyle sevgini göstermek falan. Sert olacaksın, dik duracaksın, disiplinli olacaksın, erkek adan öyle yapmaz, erkek adam şöyle yapmaz telkinleriyle büyümüştür. Yani, pembe patikler bebekliğinde bir geçirildi mi ayağa, ölünceye kadar çıkmaz. O yüzdendir ki, babaya en ufak bir sevgi gösterisi yapsanız, misliyle karşılığını görürsünüz. O baba ki, içinde biriken sevgi denizini boca edecek zaman ve durum arar. Benim babam, babaların en aslanıdır deyiverdiniz mi, dünyayı yıkar sizin için.

Sevgililik öyle yılda bir hatırlanacak bir şey midir tanrınızı severseniz ya? Her fırsatta görüştüğünüz, buluştuğunuz, konuştuğunuz, mesajlaştığınız, kalbinizin atışını, gülüşünüzün rengini, gözünüzün ışığını değiştiren o insan, yılda bir mi hatırlanır? Olmadık bir zamanda yapacağınız küçük bir süprizle, sevgisini katlar, daha çok mutlu etmiş olursunuz. Minicik bir hediye, çiçekte olabilir; ufacık bir şiir, söz, ya da bir akşam yemeği başbaşa. Bakın, nasıl her şey değişiyor. Sevgiler günü neymiş, benim her günüm senin için sevgililer günüdür deyiverseniz, ölür müsünüz?

Kapitalist sistemin, sizin cebinizdeki paranızı hortumlamak ve beyinlerinizi uyuşturup, başka şeylere akıl yormanızı engellemek adına uydurulmuş bu özel gün saçmalığına dur deyin. Samimiyeti seçin, içtenliği seçin, doğallığı seçin. Dokunuşunuza, gülüşünüze, gözlerinize yüzünüze sahteliğin çamurunu bulaştırmayın.

Bu tür şeylere her zaman karşı çıktığım için sürekli uyumsuz kişi olarak etiketlendim. Yine de her şeye rağmen, bu duruşumdan vazgeçmedim, vazgeçmeyeceğim. Gelin, bir güzellik yapın kendinize, neye, kime özel gün diye adlandırılan bir şeyler varsa, en azından kendiniz için değiştirin ve kendi kurallarınızı koyun. Bu sistem, bir gün gelip "nefret" günü diye bir şeyler uydurmadan.



Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.


Biliyorum gelmeyeceksin





Biliyorum gelmeyeceksin.
Çocuk ruhumun en güzel yansımasıydın sen; gülüşünde kaybolduğum, gözlerinin ışığına üşüştüğüm, kanatlarını soğuk vurmuş kelebektim. Şimdi, yolunu kaybetmiş bir serçeyim.

Biliyorum gelmeyeceksin,
bir yokluk ne kadar sürer, ne kadar dayanır böylesi bir yokluğa, ağır yaralı bir ben. Ne kadar sarhoş olsam, hep sana çarpılıyorum, çıkışı imkansız bir kuyunun dibindeyim; sesimi duyan yok ve daralmış bir gökyüzünden medet umuyorum.

Biliyorum gelmeyeceksin,
Kalemler kıracağım kendi idamım için, kendi darağacımı kurup, her gece kendimi asacağım. Ertesi gün yeniden yargılamaya başlayacağım kendimi. Sonu gelmez bir döngünün içinde, bedenim son nefesini verinceye kadar, her gün, her gün yeniden ölüp, yeniden dirileceğim. Ve sen bilmeyeceksin bütün bu yaşadıklarımı. Belki, en vahşi şekillerde öldüreceksin beyninde hayalinde beni. Sana göre, kimsenin aklına hayaline gelmeyecek şekillerde ölmeyi hakettim biliyorum, keşke bilseydin, sensizliğin en vahşi ölümden daha beter olduğunu benim için.

Biliyorum gelmeyeceksin.
Yaşadığım son baharımdın. Ölmeden kanatlarımı sana bırakıyorum.
#şiiradamı


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.


Kurtuluş Savaşı'nda Vatanı İçin Mücadele Eden 9 Kahraman Türk Kadını

93 Harbinde Ruslarla mücadele eden Nene Hatun ile başlayan Türk Kadını'nın memleketi düşmanlardan kurtarma azmi Milli Mücadele'de had safhaya ulaşmıştır. Milli mücadele kadın kahramanları yüzyıllar geçse de unutulmayacak isimlerdir. Her birinin destansı mücadelesi her zaman gönüllerimizde yaşayacaktır. Milli mücadelenin kadın kahramanları ile ilgili araştırma yapıyorsanız içeriğimiz size yardımcı olacak. 

Kurtuluş Savaşının cephelerinde görev alan fedakar, mili mücadelenin kadın kahramanları kimdir diyorsanız gelin hep birlikte öğrenelim.

Not: Buradan bir kez daha cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere, silah arkadaşları, aziz şehitlerimiz ve topyekün vatanımızı savunan herkesi saygı ve sevgiyle anıyoruz.

1. Halide Onbaşı (Halide Edip Adıvar) (1884-1964)


Halide Edip, 1919 yılında İstanbul halkını ülkenin işgaline karşı harekete geçirmek için yaptığı konuşmaları ile zihinlerde yer etmiş usta bir hatiptir. Kurtuluş Savaşı'nda cephede Mustafa Kemal'in yanında görev yapmış, sivil olmasına rağmen rütbe alarak bir savaş kahramanı sayılmıştır. Savaş yıllarında Anadolu Ajansı'nın kurulmasında rol alarak gazetecilik de yapmıştır.

2. Nezahat Onbaşı (Nezahat Baysel) (Ö. 24 Eylül 1994)

Albay Hafız Halit Bey, komutasındaki 70. alayla birlikte Milli Mücadele saflarına katılmış; ancak eşi Hadiye Hanım daha 24 yaşındayken vereme kurban gittiğinden ve o yıllarda İstanbul işgal altında bulunduğundan, küçük kızını da yanında götürmek zorunda kalmıştır.

Böylece kader küçük Nezahat'ı, daha 9 yaşındayken cepheyle tanıştırmış, 12 yaşına kadar tam üç sene müddetle cephelerde bilfiil babasının yanında savaşmıştır.

Nezahat Onbaşı babasıyla birlikte, Geyve Savaşı, Konya İsyanı, Birinci ve İkinci İnönü Savaşları ile Sakarya ve Gediz Muharebelerinde yer almış ve gösterdiği kahramanlıklarla 70. alayın simgesi olmuş, alay kızlı alay diye anılmış hatta Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa’nın dahi dikkatini çekmiştir.


3. Şerife Bacı (Ö. 1921)

Şerife Bacı, Kurtuluş Savaşı'nda yaşlı kadın ve erkekler ile birlikte İnebolu'da bulunan cephaneleri Ankara'ya götürülmesinde çocuğu ve kağnısıyla yer alırken kış şartları nedeniyle Aralık 1921'de donarak öldü... Anlatılan odur ki, cephane ıslanmasın diye battaniyesini cephaneye sarmış bebeğinede sarılıp onun donmaması için uğraş vermiştir...

4. Fatma Seher Erden (Erzurumlu Kara Fatma)

1888’de Erzurum’da doğdu. Subay Dervişlerden Ahmet Bey ile evlendiğinde Balkan Savaşı’na katıldı, askerlik hayatını eşi ile birlikte paylaştı. I. Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi'nde kendi ailesinden dokuz-on kadınla birlikte savaştı. Eşi Binbaşı Ahmet Bey'in Sarıkamış'ta şehit olduğu haberini aldıktan sonra memleketi Erzurum'a döndü.

1919'daki kongre günlerinde, Mustafa Kemal'le bizzat görüşebilmek için Sivas'a gitti. Milis Müfreze Komutanı olarak batı cephesinde görevlendirildi. Aldığı talimatla İstanbul'a gitti, silah ve adam kaçırma faaliyetlerinde bulundu. İzmir'in Yunan işgaline uğraması üzerine İzmir'e geçerek kurtuluşu için savaştı.

 Bir keresinde, onbaşı olduğunda neredeyse sadece kadınlardan oluşan birliği ile düşmanın cephe gerisine bir saldırı düzenledi ve aralarında bir Yunan subayı toplam 25 esir askerle geri döndü.


5. Halime Çavuş

Kastamonu’da doğan, anne-babasının “kızım gitme” şeklinde yalvarışlarını dinlemeden mücadeleye katılan Halime Çavuş, uzun yıllar Halim Çavuş zannedildi. Kurtuluş Savaşı’na giderken erkek kılığına girdi, erkek gibi traş oldu, saçını kazıttı ve kimseye kadın olduğunu söylemeden Türk askerinin arasına karıştı. Mühimmat taşımada birçok görev yaptı. Düşmanın açtığı ateş sonucu bir ayağı sakat kaldı. Bir keresinde İnebolu’dan cepheye cephane taşırken Mustafa Kemal Paşa’ya rastladı. Ancak rastladığı kişinin O olduğunu bilmiyordu Mustafa Kemal Paşa “Sen üşüyor musun böyle?” diye sordu. “Bey, 100 bin kişi kurtulacak. Ben öleceğim de ne olacak?” dedi.

6. Hafız Selman İzbeli

Kastamonu müdafa-i hukuk cemiyeti, kadınlar kolu kurucularından ve Kastamonu'daki İLK KADIN MECLİS ÜYESİ, sıkı bir Atatürk hayranı ve kendi deyimiyle "Cumhuriyet kadını" idi.
Kurtuluş Savaşı sonrasında kastamonu'daki kadınları toplamış, asker için çorap, fanila ördürüp cepheye göndermişti.
Varlıklı bir aileden geliyordu.Asker kastamonuya geldiğinde hepsini yolda karşılayıp doyurmuştu. Hep ben Cumhuriyetçiyim demiş, savaştan sonra yeni baştan herkes gibi Türkce harflerle okuma yazmayı öğrenmişti.
Hafız Selman hanıma milletvekilliği de önerilmişti. "Hafız olduğum için başımı açmam, başımı açamayacağım için de Milletvekili olamam" diyerek kabul etmemişti.

7. Gördesli Makbule (1902-24 Mart 1922, Kocayayla/Akhisar)

Makbule Hanım daha bir yıllık evli iken eşinin yanında Milli Mücadele'ye katılmıştır. 15 Mayıs 1919 tarihinde Yunan ordusunun İzmir'i işgaliyle Batı Anadolu'yu işgale başlaması sonucu 7 Kasım 1921'de kocası Halil Efe ile Türk çetelerine katıldı. Yunan kuvvetleriyle çıkan çatışmalarda bulundu. Yunanlar Sakarya Muharebesi'ni kaybederek Afyon mevzilerine çekildiklerinde, bir taraftan da Halil Efe'nin Gördes-Sındırgı-Akhisar bölgesinde faaliyet gösteren çetesinin saldırıları ile karşılaşıyorlardı. Kocayayla baskınında geri çekilen silah arkadaşlarına cesaret vermek için hızla öne atılınca başından vurularak şehit olmuştur.

8. Çete Emir Ayşe


Yunan askeri Aydın’a doğru geldiğinde iki arkadaşı ile birlikte Menderes’in diğer tarafına geçmeye çalışan Emir Ayşe, arkadaşlarının kayıktan düşüp boğulması sonucunda geri dönmüş ve Çanakkale’de ölen kocasından kalan tek hatıra elmas küpelerini bozdurup kendine bir tüfek almış, dağa çıkmış ve Yörük Ali Efe’ye katılmıştı. Aydın’ın kurtuluşu olan 7 Eylül tarihine kadar Yunanlarla savaşmıştı. Savaş sonrası Atatürk İstasyon Meydanı’nda Çete Emir Ayşe’nin de aralarında bulunduğu kahramanlara İstiklal Madalyası takmıştı. “Savaştım Yunana karşı, elimde kalan en değerli şey Atatürk’ün göğsüme taktığı İstiklal Madalyası'dır” demişti.

9. Tayyar Rahmiye

Adanalı Rahmiye Hanım, 1920 yılında Türkler ile Fransızlar arasında yapılan Kurtuluş Savaşına katılmıştı. Savaşın ilk zamanlarındaki görevleri keşif ve cephe gerisinde kundakçılık yapmaktı ve bu görevlerini birçok kahramanlıkla gerçekleştirmiştir. Daha sonra kendi de savaşta çarpışmalara katılmıştır. 

1920’de Fransızlara karşı harekete geçildiği sırada Türk askerlerinde yorgunluk ve korku sebepleriyle bir duraksama olunca, “Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum da, siz erkek olarak yerlerde sürünmekten utanmıyor musunuz?” demiş ve askerlerin toparlanmasını sağlamıştır. Aynı muharebede ateş hattında kalan iki arkadaşını korumak için ileriye atıldığında şehit olmuştu.

Ve daha yüzlercesi... Ruhları Şad olsun...







Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.

İkinci Yeni Akımı Nedir? Özellikleri Nelerdir?


Türk Edebiyatının diğer ülkelerin edebiyat literatürüne kıyasla renkli olmasının, kendi içinde çeşitli kollara ayrılmasının sebebi dilimizin genişliği ve edebiyata gönül verenlerimizin rengârenk dünyalarıdır. Bu renkliliklerin içinde yer alan İkinci Yeni Akımı, Garipçiler gibi akımlar bu renklerden yalnızca bazılarıdır.
İkinci Yeni Akımı 1950 yılında Ülkü TamerEdip CanseverCemal SüreyaTurgut Uyarİlhan BerkEce Ayhan ve Sezai Karakoç gibi ünlü şairlerin temsilcisi olduğu,  Garipçilere ve 1940 öncesi toplumcu gerçekçi kuşağına tepki olarak doğmuş bir akımdır. Bu akımdan etkilenen her bir şair, farklı yollar izleyerek, şiirimize yeni imgeler, çağrışımlar ve soyutlandırmalar getirerek edebiyatımıza gerçeküstü şiirler kazandırmışlardır.
İkinci yeni, Garip akımının tersine bir şekilde yola çıkar, anlamca kapalılık, somutlara karşı soyutlamayı getirerek halk şiirine sırt çeviren bir akımdır. İkinci Yeniciler için öncelik biçimdir. Cemal Süreya ‘biçimi önemsiyoruz, bunu da gerekli görüyoruz ’demiştir.
İkinci Yeni, Garipçilerin tersine birbirinden farklı olan şairlerin arayış ve sezgileri ile dağınık uçlar vererek oluşturduğu bir şiir akımıdır. Garip şiirinin zaman içinde yozlaşmasından dolayı bu akımın doğduğu düşünülür.

İkinci Yeni Şiirinin Öne Çıkan Temaları 

Boşluk duygusunun çok fazla yer aldığı, yenilmiş ve bezmiş bir ruh hali, yalnızlık duygusu ikinci yeni şiir akımının öne çıkan temalarıdır. İkinci yeni şiir akımının kapalı üslubu halk folklorundan, türkülerden, doğa güzelliklerinden çok uzaktır. 
İkinci yeni akımı II. Dünya savaşının neden olduğu toplumsal yoksulluk, tek parti yönetiminin dayatmacı politikaları sonucunda bunalıma giren ve kendini ifade etmek isteyen aydınların tarzına oldukça yakındır. İkinci yeni akımcılar kapalı ve kilitli bir dil tarzını tercih ederler.
 İçlerine kapanarak yeni bir dil dünyası kurarlar. Bu şiir dilini anlamak için donanımlı ve kültürlü bir okuyucu kitlesi olmak gereklidir. 

İkinci Yeni Şiir Akımının Genel Özellikleri 

İkinci yeni şiir akımı imgelere kapılarını sonuna kadar açan, sıradanlıktan sıyrılarak edebi sanatlara özgürlük tanıyan bir akımdır. İkinci yeni akımının özellikleri;
Çok geniş bir okuyucu kitlesine sahip olmasa da Türk Edebiyatına yeni bir renk kazandırmıştır
Şiir için şiir anlayışını benimsemiş, toplum, ahlak, gibi konuların şiirlerin dışında tutulması gerekliğine inanmış ve savunmuşlardır.
Anlam bütünlüğü şiir için gerekli değildir inancını savunmuşlardır
İkinci yeni akımın bir diğer inanışı olan şiir öykü anlatmamalı diğer edebi türlerinden kendini net bir çizgi ile ayırmalıdır
Bu nedenden dolayı şiirlerde olay ve konu yer almaz.
Görünümü, eşyayı ve insanı gerçeküstü soyutlamalar ile anlatmışlardır.
İkinci yeni şiir akımcılarına göre şiir ahenk ve ölçü değil musiki ve anlatım zenginliği ile süslenmelidir.
Dadaizm, sürrealizm İkinci Yeni şiir akımına yer yer kaynaklık sağlar.
Oktay Rıfat ise Perçemli Sokak’ı çıkararak bu akıma sonradan dâhil olmuştur.  Çağdaş Türk şiirinin en önemli akımıdır. 

İkinci Yeni Akımının Temsilcileri 

İkinci yeni akımının temsilcileri olan şairlerin dışında daha sonra Garipçilerden olan Oktay Rıfat ve Melih Cevdet katılmıştır. İkinci yeni şiirde duygu ve hayal olgusu ön plandadır. Duyguları ve hayalleri oldukça iyi temsilcilerden oluşması tesadüf değildir.
Cemal Süreya kendine has söyleyişleri ve şaşırtıcı betimlemeleri ile zengin bir diriliğe sahip imgeleri ile ikinci yeni akımının en güzel örneklerini sunmuştur. Cemal Süreya kendi kültür birikimi ve kendine özgü bir anlatım tarzı ile bütünleşmiş şiirlerdir.
Beni Öp Sonra Doğur Beni
Şimdi,
Utançtır tanelenen sarışın çocukların başaklarında.
Ovadan Gözü bağlı bir leylak kokusu ovadan,
Çeviriyor o küçücük güneşimizi.
Taşarak evlerden taraçalardan
Gelip sesime yerleşiyor sesimin esnek baldıranı
Sesimin alaca baldıranı
Ve kuşlara doğru
Fildişi: Rüzgarın tavrı
Dağ: Güneş iskeleti
Tahta heykeller arasında 
Denizin yavrusu kocaman
Kan görüyorum taş görüyorum
Bütün heykeller arasında
Karabasan ılık acemi
-Uykusuzluğun sütlü inciri-
Kovanlara sızmıyor.
Annem çok küçükken öldü, beni öp sonra doğur beni.
Turgut Uyarın ölçülü ve uyarlı olan ilk şiiri Yol Yedigün Dergisi'nde çıkmıştır. İkinci yeni akımının şairi olarak tanınmak istemese de yazdığı şiirlerde kullandığı dil ve betimlemeler ile bu akımın öncülerindendir. Şiirlerinde devamlı bir arayışta olan Turgut Uyar, Divan ve Halk şiirlerinden yararlanmayı bile denemiş ve sonra kendi şiirini oluşturmuştur.
Tut Ki Ben
Tut ki sen bir şiiri çok iyi yazsan
Ya da çok iyi bir şiir yazsan
Bir saatin aralıksız işleyişi
Bir çocuğun bir sokak kedisini sevişi
Bilmem ki, sanki güzel bir akşam gibi
Onun için her akşamı iyi yaşamalıyım
Yani kıskanılan onu
Demek istediğim hepsi.
Sezai Karakoç ikinci yeni tarzından yararlanarak özü İslami olan mistizmle etkisinde şiirler yazdı. Devlet ve millet temalı şiirlerine oldukça farklı boyutlar getirmiştir. Özellikle Şahdamar ve Köpükten eserlerinde kapalı bir anlatım eşliğinde ikinci yeni akımı şairleri gibi zengin imge ve serbest çağrışımlar içerir.
Mona Roza
Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza siyah güller, ak güller

Ulur aya karşı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Roza, bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar

Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek.

Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Bende çıkar güneş aydınlığa
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
Seni hatırlatıyor her zaman bana

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur

Bir mumun ardında bekleyen rüzgar
Işıksız ruhumu sallar da durur
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Geçtiğimiz günlerde yaşama veda eden büyük şair Ülkü Tamer ilk kitabı olan Soğuk Otların Altında ve sonraki şiirlerini ikinci yeni akım tarzını duyarlılık yansıtan soyutlamalar ve özgün imge anlayışı ile yazmıştır.
 Oldukça yalın bir dil kullanan Ülkü Tamer, şiirlerinde zamanla toplumsal kaygıları ağırlık vermiştir.
Güneş Topla Benim İçin
Seher yeli çık dağlara
Güneş topla benim için
Haber ilet dört diyara canım
Güneş topla benim için

Umutların arasından
Kirpiklerin karasından
Döşte bıçak yarasından canım
Güneş topla benim için

Seher yeli yar gözünden
Havadaki kuş izinden
Geceleri gökyüzünden canım
Güneş topla benim için.
İlhan Berk ilk şiirlerini Manisa Halkevi tarafından çıkarılan Uyanış dergisinde yer aldı. Şiirlerinde ses ve müzik kullanmaktansa anlamca kapalı şiirler yazmıştır. İlhan Berk ressam olmasının yanı sıra, sıradışı bir şair olduğunu kendi kendine sapkın nakkaş olarak isimlendirerek Türk şiirine yeni bir boyut kazandırmıştır. 
Ne Böyle Sevdalar Gördüm Ne Böyle Ayrılıklar
Ne zaman seni düşünsem 
Bir ceylan su içmeye iner 
Çayırları büyürken görürüm
Her akşam seninle 
Yeşil bir zeytin tanesi 
Bir parça mavi deniz 
Alır beni
Seni düşündükçe 
Gül dikiyorum elimin değdiği yere 
Atlara su veriyorum 
Daha bir seviyorum dağları.
İkinci yeni akımının en özgün örneklerini okurlara sunan Edip Cansever şiirlerinden sevinç duygusu zaman içinde yerini bunalımı toplumsal kaygı ve yıkıcı bir umutsuzluğa bırakmıştır. 
Diğer ikinci yeni akım temsilcileri gibi anlamsızlığı hiçbir zaman savunmadı. Yazdığı şiirler kapalı, anlaşılması güç olsa da daha sonraları anlamdan ayrılmayan şiir türüne yöneldi.
Yerçekimli Karanfil
Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde 
Oysaki seninle güzel olmak var 
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi 
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda 

Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.
Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte 
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel 
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor 
Derken karanfil elden ele.

Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle 
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil 
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk 
Birleşiyoruz sessizce.
Ece Ayhan şiirlerinin kilit noktasını dil olarak tanımlamıştır. Şiirleri okuyucuları şaşırtma ve anlayışı üzerinden bezelidir. Asım Bezirci Ece Ayhan’ı ikinci yeninin n özgün temsilcisi olarak değerlendirir. 
Sürrealist teknikleri şiirlerinden en muntazam kullanan şairdir. 
Mor Külhani
1.Şiirimiz karadır abiler
Kendi kendine çalan bir davul zurna
Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan
Taşınır mal helalarında kara kamunun
Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir
Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler
2.Şiirimiz her işi yapar abiler
Valde Atik'te Eski Şair Çıkmazı'nda oturur
Saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür
Kötü caddeye düşmüş bir tazenin yakın mezarlıkta
Saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridir
Dirim kısa ölüm uzundur cehennette  herhal abiler
3.Şiirimiz gül kurutur abiler
Dönüşmeye başlamış Beşiktaşlı kuşçu bir babanın
Taşınmaz kum taşır mavnalarla Karabiga'ya kaçan
Gamze şeyli pek hoş benli son oğlunu
Suriye hamamında sabuna boğmasının şiiridir
Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler. 
İkinci yeni akımın öncülerinden sayılan Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya bu akımı kabul etmemektedirler. Bundan yıllar evvel Tomris Uyar tarafından gerçekleştirilen açık oturumda şu konuşmalar geçmiştir.
Tomris Uyar:  İkinci yeni olayına açıklık getirebilirsiniz?
Cemal Süreya: Oktay Rıfat ikinci Yeni’yi ben kurdum diyor. İyi de biz 1950 yılından sonra başlıyor şiirlerimiz ama kitap çıkarmıyoruz. 
Oktay Rıfat ise perçemli sokağı 1956’da çıkarıyor kitapta yer alan şiirlerin hiç biri önceden yayınlanmıyor. Bir ön sözle akımı üstlenmeye kalkıyor. Yeditepe şiir ödülünü aldıktan sonra kendisi ile yapılan bir konuşma da Şiir Nedir? 
Sorusuna Halkın Sosyal dertlerine deva bulmaktır diye cevaplıyor Rıfat. Bundan 3 ay sonra da yeni akımı kurduğunu iddia ediyor. Bu konuyu Oktay Rıfat’ın takvim yanlışlığına verirsek eğer demek ki şiirlerini önce dergilerde yayınlanan bizim şiirlerimize göre yazmış. 
Ayrıca oldukça mekanik şiirlerdir ve tam oturmamıştır. 
Edip Cansever: Bende a dergisinde söyledim.  Toparlayacak olursam ikinci yeniliği kabul etmiyoruz hiçbirimiz fakat tutalım ki kabul ettik. 
Bizler belli bir kuramdan yola çıkmıyoruz ki bu kurama uygun olanı öncelikle Oktay Rıfat bulmuş olsun mantığa uygun değil. Hepimizin şiiri başka bir şiir ortak bir kurama bağlayamayız olmayan bir şey daha önce nasıl yapılabilir?
Bir dönem büyük ses getiren ikinci yeni akımı hakkında, merak edilenleri bir araya toplayarak Türk Edebiyatının başka bir rengini anlatmaya çalıştık. 


Yayınlar hakkında görüş ve düşüncelerinizi yorum olarak yazabilir, bloğumu takibe alabilir, mail listemize kaydolabilirsiniz. Beğendiğiniz yazıları sosyal sitelerde paylaşarak dostlarınızı haberdar edebilirsiniz. Geldiğiniz için teşekkürler.