sırtçı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Orospu Hayat



           Köhne bir barda oturuyorduk. Kaçıncı biraydi hatırlamıyorum; kafam kıvamına gelmişti. Yanımda oturup sözde bana eşlik eden piç kurusu, yalaka, bedavacı itin tekiydi. Hiç sevmezdim ama yalnız içmek istemediğim zamanlarda onu çağırırdım. Zira öyle zamanlarda köpek gibi içer, içkiyi sünger gibi çekerdim. Böyle zamanlarda, bu piçten başkası bana katlanamazdı. İki bira ismarladiğin zaman, gözünün önünde manitasını becersen oturur izlerdi, orospu çocuğu.
            
           Aslında bu tür piçlerden hiç haz etmezdim. Onu yanımda tutmamın tek sebebi, bana tahammül edebiliyor olmasıydı. Ona sorsanız yazdıklarımı çok seviyor, benim gibi bir yazar-şairle yanyana olmak, onun için gurur vericiydi. Yalancı piç, bir kitabımı bile okudumu acaba gercekten; neyse bunu ona hiç sormadığımı hatırladım. Kendime not; en kısa sürede bunu ona sormalıyım, gerçi çokta umurumda değil ya, çükümün hayranı.
            
           Biz piçle içerken, bara bir hatun girdi. Uzun kumral saçları vardı, göğüsleri iriceydi, incecik beli ve geniş, oval kalçaları. O an orada, üzerine atlayıp onu becermek istedigimi düşünürken yakaladım kendimi. Mini etekte yırtmaç ne seksi duruyordu öyle. Yok öyle böyle becermek istemiyordum; hayvan gibi tecavüz etmek, onu bağırtmak istiyordum. Ben bunları düşünürken koca burunlu hatun doğruca bizim masaya gelmişti. Onun hakkında kurduğum fanteziyi duysa ne derdi acaba diye düşündüm. İyi de, bizim masada ne işi vardı ki? Bir an gözlerimiz takıldı. Yılışık bir gülümseme oturdu yüzüne, sonra yanımdaki piçe dönüp elini uzattı.

"-Ne haber Serdar? Nasılsın?"

           Serdar ayağa kalktı, tokalaştılar. Piç kızın yanaklarından öperken adeta yaladı kızı. Bir an kıskanıp sinirlendim.

"-İyi be bebeğim! Sen Nasılsın?"  Dedi, kızın cevabını beklemeden;

"-Bak sana bahsettiğim yazar abim. Çok samimiyiz kendisiyle. Tanıştırayım; ................  nam-ı diğer; .......... Abi bu da Yeliz."

           Tanıştığımıza memnun olmuşmuyduk hatırlamıyorum. Sanırım kuru bir tokalaşmadan öteye geçememiştik. Yalnız ben hem şaşırmış, hem sinirlenmiştim. İt herif gene benim adımla pirim yapıyordu. Ama tecavüz edebileceğim hatunla beni tanıştırması hoşuma gitmişti. Kız hemen yanımdaki sandalyeye oturdu ve iyice bana sokuldu.

"-............ abi senin bir kitabını alıp Yeliz'e hediye etmiştim. Okumuş, bayılmış. Değil mi Yeliz? Sonra seni tanıdığımı söylediğimde; beni de tanıştırır mısın dedi. Haksız mıyım Yeliz?"

           Manyak adam; kıza hem soruyor, hem de yanıtlamasına fırsat vermiyordu. O sırada masaya gelen garson geçici süre susmasını sağladı. Yeliz'de bir bira söyledi. Ben hala adının Yeliz olduğunu öğrendiğim bu hatunu, o an masaya yüzü koyun dayayıp, arkasına geçip tecavüz etmenin nasıl olacağını düşünüyordum. O kalçaları tokatladığımı ve sert hareketlerle gidip geldiğimi. Onun nasıl çığlıklar atabileceğini düşünüp hayal etmeğe çalışıyordum. 

"-Şerefinize .........bey, sizi tanımak benim için büyük bir onur."

           Kızın güzel bir sesi vardı. Kalçaları gibi. tecavüz ederken ne derdi acaba; küfür mü ederdi? Kaçamaya mı çalışırdı? 

"-Şerefinize Yeliz hanım. Sizin gibi hoş ve kibar bir hanımefendiyi tanımakta benim için gurur verici."

           Yüzlerimizde sahte gülüşlerle bira bardaklarımızı tokuşturduk. Çıkan ses, ona tecavüz ederken, bedenlerimizden çıkacak sesi anımsattı. Ne kadar yavşak insanlarız diye geçirdim içimden. Piç, biradan her yudum aldığında, neden ağzını şapırdatıyordu ki? Fırlayıp, suratının ortasına kallavi bir kafa darbesi indirmeyi istiyorum. Kendimi zor tutuyordum. Ben bu kıza neden tecavüz etme isteğiyle doldum ki?

           Bir an hepimiz susuyoruz. Gözlerim barın içinde geziniyor. İçerideki herkesin alnında kocaman orospu çocuğu yazıyor sanki. Köşede oturan kadın, çıtır erkek düşkünü. Her hafta bir çıtırla geliyor buraya. Belki de, jigolo servisinden alıyordur onları. Şu piç kurusu olmasa adımımı bile atmayacağım bu bar ortamlarına ama beni sürükleyip getiriyor. Benim içmem için mekan önemli değil ki. Beyimizin kıçı bar sandalyesinden başkasında rahat etmiyor. Hatun, çıtırın dudaklarını vantuz gibi somuruyor. Acaba, kocası hangi orospuyu beceriyordur şu an. Kocasıyla sevişirken, bu çıtırların kendisini nasıl becerdiğini anlatıyor mu acaba? Ya da hayal mi ediyor? Kesin anlatıyordur. Kocası da, yatağa attığı üniversiteli çıtır orospuları nasıl becerdiğini ona, tatbiki olarak gösteriyordur.

            Onların biraz berisinde, icra dairesinde çalışan bir piç vardı. Gene, icradan düşürdüğü bir hatunu, yatağa atmanın yollarını deniyordu kesin. İcralık olan hatunlar, ona bir kere verdimi, bütün işleri halloluyordu.

            Barmen esrarkeş piçin tekiydi. Bara giren her garson kıza, önce esrar çektiriyor, sonra tuvalette beceriyordu. Onu hiç ayık görememiştim. İşe girerken, kalınca cıgaralık sarar; onunla güzelce dumanlanır, sonra da bardaki bulduğu her içkiyle sulandırırdı. Beynide iyice sulanmıştı. Bence onun kafasındaki beyin iyice sıvılaşmıştı. Ne konuştuğunu anlamak için büyücü olmak lazımdı. Yakında sulanmış beyni, gözlerinden fışkıracak ya da, burun deliklerinden akacak; kafatası iyice boşalacaktı. 

           Yeliz'e tecavüz ederken çok mu zevkli boşalırdım acaba? Vücudumun her hücresi titreyerek, ruhumda hissederek. Masturbasyon yapıyor mudur acaba? Serdar'la sohbete dalmışlardı, ben de tecavüze. Birden bana döndü ve;

"-Yazmak sizin için nasıl dir duygu?" Diye soruverdi. 

           Ne kabız bir karı ya! Sana tecavüz ederken, senin hissedeceklerin gibi.

"-Masturbasyon yapmak gibi!" Dedim. 

           Dedim ama hatundan öyle bir kahkaha koptu ki, bardaki herkes bize doğru tuhaf gözlerle baktılar. Sanırsınız ki, Erciyes'ten çığ düştü. Hoşuna gitmişti. Bizim avam tabakasının erkeklerinin tuhaf bir yaşam felsefesi vardır; "Bu hayat iki şeyin üstüne kuruludur; birincisi tıkınmak, ikincisi düzüşmek. Gerisi yalan!" İyi de öbür yaptıkların ne olacak et kafa. İşemeden ne kadar düzüşebilirsin ki?

            Masadan kalkıyorum. Helaya gideceğimi söylüyorum. Ayağa kalkar kalkmaz sallanıyorum ve kızın üstüne doğru kapaklanıyorum. Elim göğüslerine gidiyor. Belki de kasıtlı yapıyorum. Göğüsleri, göründükleri kadar dolgun ve sertti. Ben bu kızı düzmeliyim. Yok yok tecavüz daha zevkli olur. Doğrulup helaya gidiyorum. Memelerinin sertliğini hala hissediyorum. ben bir hayvanım. Kadınlarda yatakta bu hayvanlığımı seviyorlar ya zaten. Her orgazmdan sonra, sırıtarak sigarayı tellendirirken;

"-Hayvanın tekisin sen!" Diyorlar ya!

           Heladan döndükten sonra, köşede oturan hatunla göz göze geliyoruz. Bakışlarında tuhaf bir tiksinti görüyorum, hatta küçümseme. "Orospu!" diye geçiriyorum içimden. Sonra kıza bakıyorum. tatlı bir gülümsemesi var. Hoşlanıyorum.

            Biralarımızı bitirip, üçümüzde kalkıyoruz. saat oldukça ilerlemiş. Kaç içki içtik bilmiyorum. Hesabı ısrarla hatun kişi ödüyor. Benimle tanışmanın şerefineymiş.

            Bardan çıktıktan sonra, açılmak için biraz yürüyoruz. sokaklar bomboş. Sokak hayvanlarını saymazsak tabi. Onların bile bizden daha çok onurlu yaşadıklarını düşünüyorum. En azından, onlar birbirilerine tecavüz etmiyorlar. Ya da doğanın gerçeği buydu; bütün hayvanlar tecavüz etmeliler. Hiç düzüşmeseydik keşke. Çocuk yapmak için göbeklerimizi birbirine sürtmemiz yeterli olsaydı (bir yerde böyle bir şey okumuştum. Yeni evli bir çiftin komik eylemliliği). Hiçbir problem olmazdı o zaman. 

            Serdar müsade istiyor. Taksi çevirip gidiyor. Yeliz başıma kalıyor. Bana;

"-Bana gidelim, birer kahve içelim, hem de kitabınızı benim için imzalarsınız diyor. "

            Kadın beni yatağa atmayı kafaya koymuş; şu an planını hayata geçiriyor; diye geçti aklımdan. Sakın o da bana tecavüz etmeyi istiyor olmasın?

           İkimize de orta kahve yaptı; o aralık nasıl yaptı bilmiyorum, kıyafetini değiştirmiş, kalçalarına oturan, bacaklarının güzelliğini olduğu gibi ortaya saran bir şort, üstüne göğüslerini bütün güzelliğiyle sergileyen, aynı zamanda düz pürüzsüz teniyle, sırtınıda gözlerime sokan elbise giymişti. Gözlerimi ondan alamıyordum. Kahveleri içtik,y fincanları sehpaya koymamızla, hatunun üstüme atılması bir oldu. Kadın öpmüyor, adeta kemiriyordu dudaklarımı. Kucağımda kalcaları durmuyor, yılan gibi kıranıyor, kerkiniyordu. Ben şaşkın haldeydim. Ansızın yakalanmıştım. 

           O kucağımda kıvranıp, kerkinirken benim ellerim iki yana düşmüştü. Bir elimi tutup kalçasına, diğerini göğsüne koydu ve bastırdı. Memelerinin sıcaklığı tenimden içime öyle hızlı aktı ki; bir anda bende adrenalin tavan yaptı. O andan sonra bende koptum. Ne zaman soyunduk; kanepede ne kadar seviştik; hangi ara yatağa geçtik, kaç saat düzüştük; hiçbir ayrıntıyı hatırlamıyorum. İkimiz de halsiz şekilde uykuya dalmışız.

           Sabah ilk uyanan o olmuştu. Bir yandan vücudumu okşayarak, bir yandan şapır şupur öperek beni uyandırdı. Gözlerimin açıldığını gördüğünde.

"-Müthişti. Uzun zamandır böyle bir düzüşme yaşamamıştım. Hayvan gibi, defalarca becerdin beni dedi..."   



şiiradamı -  6/10/12

 


Sırtçı .. "Kaçakçının gizli Öyküsü"((öykü))

Her Sırtçının bir hayatı vardır ama
asla bir resmi yoktur...


       Kelimelerin, insanların beyninden silindiği zamanlar vardır hani! Konuşmak istersiniz de, kelimeler dilinizden dökülmek nedir bilmezler. Güçlük çekersiniz kendinizi ifade etmekte. İnsanlar sizleri anlamaz, anlayamaz, anlamak istemezler.

       Var olmakla, yok olmak arasında, olmayan, hissedildiği zamanlarda size görünen bir yer vardır. Anlatamazsınız. Ne varsınızdır, ne yoksunuzdur. Zaman, mekan, cisim elle tutulamayacak kadar yok; hislerde yankılar yaratacak kadar vardırlar

       Bir yaşam kavgasının orta noktasında sizi bir şeyler, bir anda hayattan koparıverir. Sizin istekleriniz önemli değildir. Yaşamak için savaşırsınız ama, özel isteklerinize yer yoktur; bir hiç olduğunuz her zaman size hissettirilir bu ağır yükün altında. Her gününüz bir öncekinden daha berbat geçecektir. Bunu bütün hücrelerinize kadar hissedersiniz; yaşamınızın bir parçası olur bu duygu.

       Bunları yazmak farklıdır, yaşamaksa daha farklı. İnsan olayların içine girince gerçekleri anlıyor.

       Sırtçılık. Bence dünyanın en zor işidir. Kaçakçılık yapanlar bilirler. Suriye'den Türkiye'ye mal kaçıranlar.Bunların tuttuğu insanlar vardır: SIRTÇILAR. Kaçakçılar para babası, sırtçılar üç kuruşa hayatlarını pazarlayan emekçiler. Ne kadar yaptıkları kaçakta olsa, sonuçta ekmek parası, geçim dünyasının emekçileridir sırtçılar.

       Belki, hepimiz kaçak bir şeyler kullanmışızdır. En azından, sigara içenler mutlaka kaçak sigara içmiştir. Bilmeyiz ki bunun arkasında neler vardır

       Bir sırt, 100 ile 120 kilo ağırlığında, harar çuval denilen, devasa çuvallara denir. Sırtçılar, bu dört kişinin dahi taşımakta zorlandığı devasa sırtları, gerek mayınlı tarlada, gerekse gidecekleri noktaya kadar (bu yol sürülü tarla olur, dağ, tepe, ırmak olur fark etmez onlar için) bir çırpıda sırtlanır, koşarak gece karanlığında en kısa sürede ulaşırlar.

       İşte böyle bir sırtçıydı Ökkeş. Boylu, poslu, kaslı, diri sicim gibi bir vücuda sahipti. 23-24 yaşlarında bir delikanlıydı. İki senedir nişanlıydı ve evlenebilmek, mutlu bir yuva kurabilmek için para biriktirmesi gerekiyordu Ökkeş'in. Çalışabileceği pek iş yoktu. Gündüzleri tarlalarda çalışıyor, geceleri kaçaklarda sırtçılık yapıyordu. Hayatını tehlikeye atarak mutlu bir yuvanın temellerini oluşturmaya çabalıyordu.

       Sırtçıların, en çok korktuğu sınır boyundaki askerden mermi yemektir. Ökkeş'inde korkusu buydu. Bunun dışında mayından bile korkmazlardı. Çünkü, sırtçı kafilesinin başında mutlaka bir MAYINCI vardır ve gidecekleri yolu adım adım o belirleyerek, onları mayının gazabından korurdu.

       Asker, ne kadar anlaşılmış olsa da, plan bozulup zamansız bir baskında, mutlaka ateş edebilirdi. Genelde havaya ateş edilse de, kör kurşunun nereye gideceği bilinmez ve kurşundan hesap sorulmazdı. Sonuçta onlar bir suç işliyorlardı.

       Gene öyle bir gece, Ökkeş'in anlaştığı kafile Suriye'den Türkiye'ye çay ve sigara sırtlarını geçiriyorlardı. Askerle işi bağlamak kaçakçının işiydi. Geçiş olacağı zamanlar onlar çoğunlukla bundan emindirler ama, temkinlidirler de aynı zamanda.

       Üç yüz tane sırt vardı, yirmi sırtçı vardı. Yarım saatte sırtlar Türkiye tarafında, iki kilometre mesafede bir bağ evine getirilmesi gerekiyordu. Anlaşmalar tamamdı. Ortalık sütlimandı. Suriye tarafında, Türkiye tarafında devriyeler çekilmişti. Mayıncı yolu belirlemiş, mayınlı sahaya halılar serilmiş, tel örgüler kancalarla açılmış, iz tarlasına sehpalar atılmış, her şey hazırlanmıştı. Ve start verildi. Sırtçılar koşar adımlarla ama koşmadan, hızlı ama acele etmeden sırtları Türkiye'ye geçirmeye başlamışlardı. Her şey yolunda gidiyordu. Hiç kimse planlananın dışına çıkmadan karınca gibi yüzer kiloluk sırtları taşıyor, akan tere yorgunluğa aldırmıyorlardı. Hayat sigortalarını hiç düşünmüyorlardı.

       Sırtların iki yüz tanesi kazasız belasız geçmişti. Kimsenin ne olduğunu anlayamadığı bir anda; bir gürültü koptu. Hava birden aydınlandı bir an. Havada çıvgın gibi, yanan bir mermi sırtçılara doğru ilerledi. Acı bir bağırma sesi geceyi, kör bir bıcak gibi yırttı. Sırtçılardan birisi yaralanmıştı. Bu bir baskındı. Nasıl olduğunu kimse anlayamamıştı. Herkes çil yavrusu gibi, yakalanmamak için dağılmışlardı. Arkalarından mermi yağıyordu. Yaralanan kimdi acaba? Bunun, bir kisi dışında hiç kimse için bir anlamı yoktu o anda.

       Ökkeş kazandığı paralarla birçok eşyasını tamamlamış ve ziynet eşyasının bir kısmınıda almıştı. Biraz daha çalışıp, evlendikten sonra bu işi bırakacaktı. Ama kör kurşun o gece gelmiş Ökkeş'in sol elini bulmuştu. Kurşun onu tam bileğinden vurmuştu, bileği onulmaz bir halde paramparça olmuştu.

       Geceyi saklanarak geçirdiler. Ökkeş kanayan, darmadağın olmuş bileğini acısını içine gömerek, gömleğiyle sarmıştı. Sabahın olmasını bekliyordu buna da şükür. Kafasından da vurulabilirdi ya da vücudunun herhangi bir yerinden. Buna da şükürdü. Allah onun evlenip çoluk çocuğa karıştığını görmesini istemişti.

       Sabah olunca onu tedaviye götürmüştü kaçakçı. ama gizlice. Jandarmanın duymaması gerekiyordu, öyle de oldu. ama Ökkeş'in sol elinin bileğinden kesilmesi gerekiyordu. Buna da şükürdü. Altı üstü bir sol el. Canından da olabilirdi.

       Nişanlısı olanları öğrenince günlerce ağlamıştı. ama ağlamanın, üzülmemin anlamı yoktu. Evlenebilmeleri için daha para gerekiyordu. Zaman zaman Ökkeş "ah benimde babam olsaydı" diye içinden geçirirdi. Ama yoktu işte, mayın almıştı babasını; olsun du, buna da şükürdü. Yaşıyordu ve sevdiği kızla evlenebilecekti.

       İyileşir iyileşmez Ökkeş tekrar işe çıkmaya hazırlandı. Bu kez elektronik eşya gelecekti. Gündüz nişanlısı ne kadar yalvardıysa onu vazgeçiremedi. Elektronik sırtın ücreti daha fazlaydı. Bunu kaçıramazdı. Bundan sonra belkiydi.

       Ökkeş o gece Allah'a yalvararak, bildiği bütün duaları okuyarak gitmişti sırta. Nişanlısı ise evde durmadan Ökkeş için Allah'a yalvarıyordu. Biricik nişanlısına bir şey olmasındı. Bu sondu.

       Her şey hazırdı. Ortalık yatışmıştı, devriyeler yuvalarına çekilmiş, mayınlı tarlada pasavan belirlenmiş, iz tarlası, tel örgüler halledilmiş geçirilecek sırtlar Suriye tarafına çoktan gelmiş, onları bekliyordu. Son kontrollerden sonra sırtçılar geçtiler Suriye'ye

       Tekrar hummalı bir çalışma başlamıştı. Sınırlar arası alış verişti bu. Karıncaların yuvaya yem taşımalarına şahit olmuşuzdur. Tek sıra halindedirler ve sıra asla bozulmaz, kimse kimseye engel olmaz. Sırtçılarda karıncalar gibiydi. Onları koruyan Allah inançları ve gecenin koyu karanlığıydı yol göstericileri ise azimleriydi.

       Sırtlar neredeyse bitmişti. Son sırtlar geliyordu. Türkiye'ye geçen sırtçı karanlıkta kayboluyordu. Ortada kimse görünmüyordu. Ökkeş en son sırtta en son adamdı. Yüreği yerinde durmuyordu. Terliyordu. Ama bu terleme her zamankine benzemiyordu; buz taneleri dökülüyordu adeta ter yerine. Anlam veremiyordu. Anlamsız bir korku, bütün benliğini sarmıştı. O an kesin kararını verdi; son sırttı, son adamdı, son işti, mayın tarlaları son, iz tarlaları son, sırtçılık sondu. Bu korkuları bir daha yaşamak istemiyordu. Artık başka işe bakacaktı. buna da şükürdü.

       Ama olmadı. Şansızlık bu! Adama yapıştığı zaman bırakmıyor işte. Tel örgüye neredeyse varmıştı; birkaç adım daha. Ama son adım oldu. Bir topuk mayınına bastı, yolun dışında. Bir anda gökyüzü aydınlandı. Tel örgüler, kopan et parçalarıyla doldu. Dünya bir anda karardı tekrar, kemikler, etler, kanlar, korkular...

       Ökkeş sırtla birlikte olduğu yere yığılmıştı. Patlamayı duyan askerler havaya doğru ateş etmeye başlamışlardı. Ortalıkta kimse yoktu. Ökkeş'in yardımına kimse koşamamıştı.

       Ökkeş'in dünyası tekrar tekrar başına çökmüştü. Nişanlısı geldi gözünün önüne. Evlendiklerini, mutlu bir yuva kurduklarını, çocuklarının olduğunu düşündü. Nişanlısı iki taneden fazla olmaz diyordu çocuk için. Olsun du. İki tanede güzeldi. Zaten o da fazlasını istemiyordu ki. ayağı acıyordu. Bir an eliyle dokunmak istedi ayağına. O an acı bir feryat bütün mayınlı tarlayı ve mıntıkayı kapladı. Kapladı ve o feryat havada karanlıkta asılı kaldı.

       Var olmakla yok olmak arasındaki o belirsiz nokta. Hissedildiği zamanlarda hüküm sürdüğü nokta. Anlatılmayan. Var mısınız yok musunuz? Zaman, mekan, cisimler, insanlar neredeler; ne oldular? Yaşamak mı oyunun adı? Ne olursa olsun buna da şükür. Daha yaşanacaklar, yazılacaklar bitmedi şükür.

16 temmuz 98 - şiiradamı