arkadaşlık. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

AŞKIN BOLEROSU




 AŞKIN BOLEROSU 

Boleroları öğrenirken öğrendim 
dudaklarında dans etmenin büyüsünü. 
her ritmde sekmekti öpüşlerim 
kentin sokaklarında tek başıma 
basit sözcüklerle sarmaş dolaş 
her hüznü sevince çevirmekti 
*
 Yıkıl şimdi kollarıma olanca vefasızlığınla 
yağmurlar yıkasın yüzüne bulaşan nefretini...şiiradamı

ENGEL Mİ SEVMEYE

"Çekil be! Zaten kalabalık, birde senin iskemlenin derdini mi çekeceğiz?" diye çıkıştı Büşra, tekerlekli sandalyeyle okul koridorunda ilerlemeye çalışan Selma'ya. Sonra yanından hışımla geçip gitti. Selma, kimseye zarar vermek istemeden, zor bela tekerlekli iskemlesini kalabalığın arasında sürerek, sınıfına gitmeye çalışıyordu. Büşra çoktan sınıfına varmıştı. "Ya, okulun kalabalığı yetmiyor gibi, bir de şu iskemleli kız çıktı başımıza!" diye yakındı arkadaşlarına. Selma, okuldaki tek enlgelli öğrenciydi ve yeni gelmişti. Babasının tayini yüzünden, eski okulunu bırakıp, yeni şehirde yeni bir okula başlamış, diğer okula başladığı zaman yaşadıklarını yeniden yaşamak zorunda kalmıştı. Tekerlekli iskemlesinden nefret ediyordu ama, yapabileceği başka bir şeyi de yoktu. Kader onu ister istemez o iskemleye mahkum etmişti.

Büşra, arkadaşlarıyla sınıfta şakalaşıp eğlenirken, Selma sınıfa girmişti. Zaten sınıfa ne zaman girse bütün gözler hemen ona çevriliyordu. Normalde yardım olmadan sıraya oturamadığı için, öğretmenleri onu en ön sıranın yanında cam kenarında, iskemlesiyle oturmasına izin veriyorlardı. Böylece iskemleden sıraya, sıradan iskemleye geçme derdi olmuyordu. Bu geçişler onu çok zorluyordu. Acı çekiyor, kimi zamanda ağlıyordu. Yaşamak için başkalarının yardımına muhtaç olmak, insanlık onuruna dokunuyor, içerliyordu.

Selma iskemlesini her zamanki yerine götürüp yönünü tahtaya çevirmiş öğretmenin gelmesini bekliyordu. Sınıftaki bütün öğrenciler konuşuyor, şakalaşıyorlardı. Selma'nın katılamayacağı ama katılmayı çok istediği bir coşku vardı aralarında. Selma, bulunduğu yerden mahzun gözlerle onları izliyordu çokta fark ettirmemeye çalışarak. Sebebi bilinmez, bir ara Büşra ile göz göze geldiler; Selma, Büşra'ya sevgi dolu bakışlarla bakarken, Büşra'nın bakışları birden, şimşekler saçarcasına sertleşip, tersleşmişti. Bunu anlayan Selma, hemen gözlerini yeniden önüne indirdi. Gizli gözyaşları gene coşmuş yüreğine doğru akmaya başlamıştı.

Okul çıkışı tesadüfi Selma ve Büşra'nın yolları gene kesişmişti. Büşra yüzünde tatlı bir tebessümle Selma'ya baktı ama, Selma, küçümseyici bir yüz ifadesiyle Büşra'ya bakıp, yanından geçip gitti. Büşra gerçekten çok kırılıyordu. Diğer çocuklarda farklı davranıyor ama en azından belli etmemeye gayret gösteriyorlardı. Selma çok fütursuz bir şekilde tavrını ortaya koyuyor, Büşra'nın alınıp alınmayacağını hiç umursamıyordu. Büşra, zaten okula giriş çıkışlarda sürekli zorluk çekiyordu. Tekerlekli iskemlesini okulun merdivenlerinden indirip çıkarmak tam bir cehennem azabı oluyordu. Allah'tan iyi kalpli bir iki hademe ona yardımcı oluyorlardı. Bu da Büşra'nın zoruna gidiyordu ama başka çaresi yoktu ki!... Okul normal öğrencilere göre yapılmıştı. Okuldan eve gitmek bambaşka bir çileydi. Üstüne üstlük birde okuldaki arkadaşlarının böyle davranması onu iyice kırıyor yıpratıyordu. Her şeye rağmen Büşra, güler yüzlü, sevgi dolu bir kızdı. Gerçek anlamda onu tanıyan herkes çok seviyor, arkadaşlığından memnun kalıyorlardı. Tabi o aşamaya getirmek bir ilişkiyi en zoruydu. Başka insanların gözlerine hemen sakatlığı takılıyor ve ondan uzaklaşıyorlardı. İyide, sakatlığı kendisine yüktü, onlara ne oluyordu ki? Buna bir türlü anlam veremiyordu; sırf bu yüzden insanlardan bir şeyler istemekten sürekli çekinir olmuştu.

Okulda öğretmenleri ona çok sıcak yaklaşıyorlardı. Çok zeki ve çalışkan bir öğrenciydi ve hedefi iyi bir pedagog olmaktı. Diğer öğrencilerle arasının iyileşmesini ve arkadaşlık ilişkilerinin sıcak olmasını sağlamaya çalışıyorlardı. Tabi bütün bu çabalar, insanların ön yargılarına ölümüne sarılmaları sebebiyle çok yavaş işliyordu. Büşra ise durmadan kendine dönüyor, geceleri yalnız kaldığında için ağlayıp kahrediyordu. Neden diğer çocuklar gibi rahatça yürüyemiyordu, koşup oynayamıyordu? Büşra'nın tek ve gerçek dostları kitaplarıydı. Hemen her konuda bol bol okuyordu. Boş zamanlarını hep okuyarak dolduruyor, kendini geliştiriyordu. Bu yüzden diğer öğrencilerden oldukça donanımlı ve farklıydı. Doğal olarak bu öğretmenlerinin gözünden kaçmıyor bu yüzden Büşra'ya ayrı bir ihtimam gösteriyorlardı.

Büşra'nın okuldaki durumu pek değişecek gibi görünmüyordu. Çocuklar sürekli ondan uzak durmayı, aralarına almamayı tercih ediyorlardı. Selma ise sebepsiz yere bulduğu her fırsatta Büşra'ya yükleniyor onu kırıyor rencide ediyordu. Eğitim yılı neredeyse yarıya gelmişti. Dersler, sınavlar tüm hızıyla devam ediyordu. Bütün öğrenciler bir yandan okulu bitirmenin diğer yandan üniversiteye hazırlanmanın derdindeydiler. Herkes, Büşra'da dahil test kitaplarına, yardımcı kitaplara dalmışlardı, harıl harıl çalışıyorlardı. Ne de olsa istikballerini belirleme dönemindeydiler ve çok sıkı çalışmaları gerekiyordu.

Günlerden Perşembe'ydi. Songül okula gelmiş, hademeler yardımıyla sınıfına gitmişti. Sınıfta tuhaf bir durgunluk ve uğultu vardı. Songül, sınıftaki hiç bir arkadaşıyla samimi olamamıştı bu yüzden ne fısıldaştıklarını, uğultunun ve tuhaf durgunluğun sebebini hemen anlayamamıştı. Arkadaşlarından hiç birisi de ona açıklama yapmak gibi bir incelikte bulunmamışlardı. İlk dersleri coğrafya olmasına rağmen sınıfa giren öğretmenleri, rehber öğretmenleriydi. Herkes yerine oturmuştu. Öğretmenlerinin yüzünde üzgün bir ifade vardı.
"Çocuklar!" diye söze başladı öğretmenleri. "Sizlere bugün üzücü bir haber veremek için geldim ben sınıfınıza." O sırada Selma'nın gözleri Büşra'yı aradı sınıfta. Yoktu. Öğretmen devam etti: "Bu sabah, bir arkadaşınız hakkında üzücü bir haber aldık. Ağır bir kaza geçirmiş ve şu an hastanedeymiş. Kaza geçiren arkadaşınız, Büşra!" dediği anda sınıfta bir uğultu kopmuş, Selma'nın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. "Arkadaşınız Büşra'nın durumu ağır, yoğun bakımdaymış. Okula ne zaman döneceği belli değilmiş. Bizim bildiklerimiz bu kadar. Umuyorum arkadaşınızı böyle bir gününde yalnız bırakmazsınız." diyerek sözlerini tamamlamış ve sınıftan çıkmıştı. Selma'nın gözleri dolmuştu, neredeyse ağlayacaktı. Tuhaf bir şekilde, kendisine bu kadar haşin ve kırıcı davranan Büşra'ya karşı sıcaklık hissediyordu. İçten içe sevdiği bile söylenebilirdi. Okul çıkışı, annesinden ricada bulunarak soluğu Büşra'nın yattığı hastanede almışlardı soluğu. Hastanede Büşra'nın anne ve babasını bulmuş, onlarla konuşmuşlardı. Büşra yoğun bakımda olduğu için kimseyle görüştürülmüyordu. Ancak bir kaç gün sonra, yoğun bakımdan çıktıktan sonra görüştürülebileceğini söylemişlerdi. Ondan sonraki her gün, Selma annesinden ricada bulunup, hastaneye Büşra'yı görmeye gidiyordu. Büşra yoğun bakımdan çıktığı anda onu ilk gören arkadaşı da Selma olmuştu. Selma, Büşra'nın sağlığının kısmen yerinde olduğunu, ama bundan sonra yürümesinin imkansız olduğunu öğrenince yıkılmıştı. Ailesinden daha çok onu etkilemişti Büşra'nın durumu. Çünkü, biliyordu neler yaşayacağını, nasıl bir hayata mahkum olacağını. Diğer insanlar içinde, sürekli kaçınılan bir insan olacağını, hayatın her evresinde sürekli zorluklarla mücadele etmek zorunda olduğunu, bunun için çok ama çok güçlü olması gerektiğini çok iyi biliyordu. Büşra, ilk gözlerini açtığında da, Selma'yı başında, anne babasıyla beklerken bulmuş; çok utanmıştı.

Araya yarı yıl tatili girmiş, okulları kapanmıştı. Selma, bulduğu her fırsatta Büşra'yı ziyarete gidiyordu. Her gittiğinde biraz daha yaralanıyordu. Yaralanmasının sebebi ise, Büşra, sakat kalışını kabullenemiyor, Selma'nın geliş sebebininse, onun sakat kalışına sevinmiş olmasına yoruyordu. Fakat durum tam tersiydi. Selma, Büşra'nın neler yaşayacağını çok iyi bildiği için ona yardımcı olmak istiyor, yalnız olmadığını hissettirmeye çalışıyordu. Bir süre sonra, Büşra'nın tutumları, Selma'yı iyice yormuş artık ziyareti kesmişti.

Yarı yıl tatili bitmiş; okulları açılmıştı. Selma, heyecanla gelmişti okuluna. Arkadaşlarına, öğretmenlerine kavuştuğu için sevinçliydi. Gözleri Büşra'yı arıyordu. Hademelerin yardımıyla sınıfına çıkmıştı; sınıfta da gözleri Büşra'yı aramıştı ama yoktu. Selma, iskemlesini her zamanki yerine getirmiş ve ders kitaplarını çıkarıyordu. Her zaman olduğu gibi diğer arkadaşları sanki o sınıfta değilmiş gibi konuşuyor, şakalaşıyor, eğleniyorlardı. Herkes birbirine tatilde neler yaptığını anlatıyordu. Selma ise, bir kapıya bakıyor bir kitaplarına bakıyordu. Gayri ihtiyari Büşra'nın gelişini gözlüyordu. Nihayet Büşra sınıfın kapısında görünmüştü. Onu fark eden herkes birden suskunluğa bürünmüştü. Selma ve Büşra göz göze gelmişlerdi. Selma'nın gözleri dolmuştu. Şu an Büşra'ya sarılmak istiyordu. Büşra onun tam karşı tarafına gelecek şekilde iskemlesini yerleştirmişti. Gözleri dolu dolu olmuştu. Arkadaşları yaratık görmüş gibi bakıyordu ona. Nihayet içlerinden birisi gidip Büşra'ya sarılmıştı. Büşra beklemediği bu hareket karşısında tuhaflaşmıştı sonra birden arkadaşını kendisinden iterek uzaklaştırdı. Bu hareketinden sonra hiç bir arkadaşı ona yaklaşmamıştı.

Bir yanda Selma arkadaşlarıyla daha sıcak ilişkiler kurmaya çalışırken, dışlanıyor; diğer yandan Selma, kendisine yaklaşmaya çalışan arkadaşlarını, kendinden uzaklaştırıyordu. Bu durum öğretmenleri çok rahatsız ediyordu. Rehber öğretmenleri bir çözüm bulmaya kararlıydı. Bir gün okula psikoloji uzmanı bir arkadaşıyla gelmişti. Selma ve Büşra'yı sınıftan çıkarıp; müdürün odasına götürmüşler, rehber öğretmenleri ve arkadaşı sınıfta kalmıştı. Çok uzun konuşmalar olduğu kesindi zira, müdürün odasında bekleyişleri oldukça uzun sürmüştü. Ne Selma, ne de Büşra konuşmuyordu. Arada müdürlerinin sorduğu ufak sorulara kaçamak cevaplar vermek dışında geçen bu uzun sürede hiç konuşmamışlardı. Bir süre sonra rehber öğretmenleri arkadaşıyla birlikte müdürün odasına gelmişlerdi. Müdürün odasında uzunca bir konuşma olmuş, öğretmenleri ve psikolog onları hayata daha sıkı sarılmaları, birbirleriyle iyi ilişki kurmaları, arkadaşlarıyla ilişkilerine dikkat etmeleri yönünde bilgilendirmişlerdi. Selma, bunları daha öncede duyduğu için biliyordu ama Büşra için yeni bir yaşam biçimi başlamıştı. Konuşmadan sonra önce Selma ve Büşra birbirlerine sarılmışlardı. Gözyaşlarını tutamamış, sımsıkı birbirlerine kenetlenmişlerdi. Daha sonra sınıfa döndüklerinde, sınıfta başka bir bayram havası esmiş, bütün arkadaşları onlara sarılmış, şakalaşmış, sohbetler etmişlerdi. Artık farklılıkları farkedip, engelleri kaldırmaya sınıfça karar vermişlerdi. Okul idaresi de yeni bir karar alarak, merdivenlere tekerlekli sandalyelerin daha rahat gelip gitmesini sağlayacak düzeneği kuracaklarını duyurması ayrı bir bayram havası estirmişti.

Öğretmenleri ve psikoloğun hepsine verdiği öz mesaj ise şuydu; "UNUTMAYIN; HEPİMİZ POTANSİYEL ÖZÜRLÜ ADAYIYIZ!"

SON NEFES...((hikaye))

     
       Denizden gelen esinti yüzünü ve vücudunun açık yerlerini hafif dokunuşlarla yalıyordu adeta. Bu da ona hoşluk veriyordu. Aldığı her nefes, uzun zaman havasız ortamda kalıp, bol oksijenli ortama çıkan birisinin hislerini yaşatıyordu. Sanki her nefes, ilk acemi nefesti.

       Tadını çıkardığı rüzgar, bir yandan da düz bir şekilde omuzlarından kürek kemiklerine doğru inen saçlarını dalgalandırıyor, okşuyordu. Yüzünde derin bir hüzün vardı. Bakışlarındaki her zaman görülmeye alışılan ışıltı yoktu. Solgun, bıkkın ve yıkık bir hali vardı. Sanki kendisinden başka canlı yokmuş gibi ilgisizdi çevreye karşı.

       Üç gün önce, uzun zamandan beri çektiği rahatsızlık yüzünden yaşadığı acılar arttığı için, korka korka doktora gitmişti. Aslında hem doktorlardan, hem hastanelerden nefret eder, yolunun düşmemesi için elinden gelen gayreti sarfederdi. Bir kaç gündür bedeninde istemeyerek izin verdiği bir yığın testin sonuçlarını bekliyordu. Doktoru her testin sonuçlarına bakarken daha şüpheli bir yüz ifadesi takınıyor, yeni testler istiyor, bir türlü tam bir açıklama yapmıyordu. En sonunda yapılması muhtemel bütün testler bitmiş ve o gün sonuçlar doktoruna ulaşmıştı.

       Doktorla karşı karşıya geldiğinde, doktorun tuhaf bir yüz hali olduğunu hemen anlamıştı. Bu da ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğu izlenimini ortaya sermişti. Bunu anlamak için müneccim olmaya gerek yoktu. Doktor onu kanepeye oturttu, karşısına geçti ve tane tane konuşmaya başladı. Kendi hayatından, yaşadıklarından bir şeyler anlatıyordu. Bu da asıl konuya gelmekte zorluk çektiğinin göstergesiydi. Dayanamayıp, doktora gerçek konuya gelmesini, tespit ettiği hastalığı olduğu gibi, direk yüzüne söylemesini istedi. Doktorun yüzü daha da dağıldı. Konuşması kesildi. Direk hastasının gözlerine baktı ve karaciğer kanseri olduğu, ortalama altı ay kadar ömrünün kaldığını, tümörün çok yayıldığını, temizlenmesinin mümkün olmadığını bir nefeste anlattı ve başını önüne düşürdü.

       Hastalığını öğrendikten sonra hiçbir şey söylemeden, sanki bir dost ziyaretinden gidiyormuşcasına, öylece hastaneden çıkıp, kendini buraya, deniz kenarına atmıştı. Zaten denizi çok severdi ve o an tek istediği şey tam da buydu. Hastalığını aklına getirmemek için olmadık şeyler düşünüyor, hayaller kuruyor, aklını yaşamının gerçeğinden uzak tutmaya çalışıyordu. Hastalığını öğrenmek onda çokta kötü bir sonuç ortaya çıkarmamıştı, metanetle karşılamıştı. Zaten yapacak bir şey de yoktu. Birden gözlerinin önünde sevdiği kızın yüzü belirdi. Onun yüzünü ne zaman görse, sıcacık bir tebessüm açardı kendi yüzünde. Bu dünyada bildiği hiçbir şeyle onu tarif edemiyordu. Sevgilisi onun için yaşamının en değerli şeyiydi. 3 yıldır birlikteydiler ve evlilik olayını yeni yeni konuşmaya başlamışlardı. Harika planları vardı. "Altı ay" dedi mırıldanarak ve yüzündeki gülümese sessizce suya düştü. Esinti serinliği tenine bırakıp geçip gitti.

       Kolundaki saate baktı, vakit akşam zamanını işaret ediyordu. Ufuk kızıllaşmaya, güneş kendini ufuk çizgisinin gerisine saklamaya başlamıştı. Yeniden aklına eskiler geldi. Hastalığını düşünmek istemiyordu ama bir an gayri ihtiyari cenazesini düşündü. Kimler gelirdi acaba, arkasından ne söylenirdi, peki vücudunu o soğuk toprağa koyduklarında neler hissederdi, öldüğü anda neler olacaktı acaba, öbür dünya dedikleri yer nasıl birşeydi, cennet, cehennem neye benziyordu, oraya gittiğinde bir rehberi mi olacaktı, bir mahşer yerine mi benziyordu, öldüğü anda gideceği yer, yoksa hemen anlatıldığı ve aklında kaldığı gibi işlediği günahların ve sevapların sorgusuna mı alınacaktı? Araf denilen yer neredeydi? Peki ya, gömüldükten sonra o mezarlıkta neler olacaktı? Hastalığı onu nasıl öldürecekti, acı hissedecek miydi? İlaç tedavisi, ışın tedavisi derken vücudunun tükenip gideceğini biliyordu. Ölürken, sevgilisinin sevdiği adamdan eser kalmayacağını, yaşayan hayaletten farksız olmayacağını biliyordu, ya da tahmin ediyordu. Bunları yaşamak istemiyordu.

       Oturduğu yerden kalktı. Sahil boyunca dalgın bakışlarla, sanki yarı sarhoşmuşcasına yürümeye başladı. Kafasından bin türlü düşünce geçiyordu. Düşüncelerden çalan telefonun sesi sayesinde sıyrılabildi. Cebinden telefonu çıkardı, ekranda sevgilisin ismi vardı. Bugün doktora geleceğini ve sonuçlar hakkında konuşacaklarını biliyordu. Bir süre ekrana baktı, yüzünü gözlerinin önüne getirdi. Bunu ona nasıl söyleyecekti, dahası söyleyebilecek miydi? Telefonu açtı, kısa bir konuşma oldu, sevgilisine her şeyin yolunda olduğunu, ilaç aldığını ve işine döndüğünü söyledi ve telefonu kapattı. Onun hayallerini yıkmaya hakkı var mıydı?

       Hava iyiden iyiye kararmıştı. Sahili dolduran insanlar yavaş yavaş evlerine dönüyor, ortalığı sakinlik kaplıyordu. Sadece tek tük rastlanan seyyar satıcılar göze çarpıyordu. Sahil gibi kafası da yavaş bir şekilde boşalmaya başlamış, beyni düşünmekten bitkin düşmüştü. Aklına düşünecek, hastalığı da dahil hiçbir şey gelmiyordu. Sahilin sonuna gelmiş, geri dönmüş, başına gelmiş, tekrar dönmüştü, kaç kez döndüğünün farkında değildi. Karanlık çökmüş, sokak lambaları yanmış, sahil yeniden hareketlenmiş, evinde yemeğini yiyen kendini sahile atmıştı. O hala amaçsızca git gellerini yapıyordu. Bu umarsız ve amaçsız yürüyüş gece yarısına kadar devam etmişti. O arada telefonu gene bir kaç kez çalmış hiç birisine yanıt vermemişti. Canı kimseyle konuşmak istemiyordu. Adeta nefesi kesilmiş, dili, dudakları uyuşmuştu. Sözcükleri söyleyemeyeceğini düşünüyordu. Beyni bir tür uyuşukluk geçiriyordu sanki.

       Saat kadranları biri gösteriyordu. O yeniden sahili kaplayan büyük kayalardan birinin üzerine oturdu, bir sigara yakıp uzaklara doğru daldı. İki çocuk yapmayı planlıyorlardı; bir kız, bir oğlan. İsimlerini bile düşünmüş kararlaştırmışlardı. Ağlamak istiyordu ama, bir türlü beceremiyordu. Sanki göz yaşları çekilmişti. Ne annesi, ne babası, ne kardeşleri geliyordu aklına, sürekli gelip giden canı gibi sevdiği, sevgilisi ve birlikte kurdukları hayalleri gelip gidiyordu. Kendisinin ölümüyle, sevgilisinin nasıl yıkılacağını tasavvur etmeye çalışıyordu. Hemen mi söylemeliydi, evlenmeli miydi, evlenmemeli miydi, hiç söylemeyip, sonucun doğal olduğu varsayımına mı inandırmalıydı? Çıktığı bir tek sonuç kapısı vardı; her halükarda, sevgilisi çok yıkılacaktı. Bunu önlemenin bir yolu yoktu; üstüne üstlük, kaçınılmaz bir son vardı önünde ve o bu sonu nasıl kabul edebileceği üzerine karara varmak istiyordu. Kafasının içinde düşünceler dönme dolap misali dönüp duruyordu.

       Elini ceketinin iç cebine attı; orada raporlar vardı onları çıkardı. Hepsine tek tek göz attı. Anlamadığı, anlam veremediği bir sürü latince yazılar, rakamlar doluydu kağıtlarda. Kağıtları ters çevirdi, cebinden kalem çıkardı, karanlığı kıran sokak lambasının yarı kör ışığının altında, dizinden yardım alarak kağıda birşeyler yazmaya başladı:
              "Canım gibi sevdiğim kadınım, bunları yazarken nasıl bir dönemeçte olduğumu sana anlatmam imkansız. Biliyorum, bunu okurken göz yaşlarına boğulacaksın ki, bunun acısı bile beni yakıyor. Dahası seni böylesine yüzüstü bırakmış olmanın acısını her daim yaşayacağımı bilmeni istiyorum. Kaderin kötü bir cilvesi geldi yakama yapıştı. Yapabileceklerim içinde en doğrusunu seçtiğime inanıyorum. Benden sonra da hayatın olacak, senden ricam, beni unut demeyeceğim ama, sanki ben varmışım gibi devam etmendir. Senin bütün hayallerini ister istemez ceplerime doldurup gidiyorum, lütfen kızma. Hatta ağlama bile çünkü ben ağlayamıyorum. Bir de, ne olur beni gömerken yüzüğümü çıkarmasınlar. Adın kalbimde ve o yüzükte yazılı. Her daim ben nereye gidersem seni hep yanımda taşıyacağım. Yanında olamayacağım için üzgünüm, sende kızma bana. Bu sonu ben istemedim. Eğer şu an yaptığım şeyi yapmasaydım, ileride daha çok acı çekecektik ikimizde. Üstelik, şu an hayallerimizi ceplerime doldurup onları himaye etmiş olacağım, şu an yaptığımı yapmazsam eğer, hepsi tarumar olacak, ikimizde biteceğiz. O yüzden bana kızma ve benden sonra hayatına devam et. Her zaman kendine iyi bak. Seni çok ama çok seviyorum biricik aşkım." Yazma işi bittikten sonra, ceketini çıkardı ve kayanın üzerine bıraktı; onun üzerine kağıdı, kağıdın üzerine de bir taş bıraktı. Ayağa kalktı, gecenin soğuğunda iyice serinlemiş sulara kendini bıraktı.

şiiradamı

Mektuplu Zamanlar


Mektuplu Zamanlar


Biraz önce bir arkadaşım, duvarında eskilere dair bir yazı paylaşmış. Çok hoşuma gitti ve beni geçmiş zamanın koridorlarında bir yolculuğa çıkardı. Özenti yaptım bende kendi duvarımda kendimce, MEKTUPLU ZAMANLARA dair birşeyler yazayım istedim. Belki, listemdeki bazı arkadaşlara tatlı zamanları hatırlatır diye...

Evet, mektuplu zamanlar vardı. Sevgi, hasret, özlem dolu satırlarla yazılmış mektuplar. Buram buram, sevilen, memleket kokan mektuplar. BÜYÜKLERİN ELLERİNDEN KÜÇÜKLERİN GÖZLERİNDEN diye başlayan, bütün aile efradının halinin hatırının sorulduğu, selamların iletildiği satırlarla (edebi mektup yazma kurallarına inat) başlayan, kimi zaman bir öpücükle, kimi zaman bir damla göz yaşıyla damgalanan, özlemin yakıcılığının, yazılana anlatılması için bir köşesinin yakıldığı mektuplar.

Özenle yazılır, satır aralarına duygular serpiştirilir, güzelce katlanı ve bembeyaz zarfın içine itinayla yerleştirilirdi mektup. Zarfın kapağı hafifçe tükrükle ıslatılır, itinayla kapatılır sonra yapışkan bölümü parmakla bastırılarak iyice yapışması sağlanırdı zira, zarfa konulanlar (duygular, hasretler) giderken dökülmesin istenirdi.

Birde, mektup almanın hazzı vardı ki; bu daha güzeldi. Mahalle postacılarımız vardı hani, hatırlar mısınız bilmiyorum. Bütün mahalle tanırdı o postacıyı, mahalleye belli zamanlarda gelirdi ve bütün mahalle (özellikle mektup bekleyenler) sokağa dökülür onun gözlerine bakardı. Kimisi askerdeki yavuklusundan, kardeşinden, kimisi, gurbetteki akrabasından, sevdiğinden, eşinden, evladından mektup bekler, postacı yolu gözlerdi. Ne kadar mutluydu insanlar o zamanlarda. Sıcacık sevgi yumağıydı hepside. Bu sevgilerde zarflarla yolcu edilir ya da karşılanırdı.

"BANA GÖRE BİR SERAMONİSİ VARDIR MEKTUP AÇMANIN.. ÖYLE AYAKÜSTÜ AÇILMAZ MEKTUP. RAHAT BİR KOLTUĞA OTURMALI İNSAN, YANINA MUTLAKA SICAK ÇAYINI ALMALI..... SONRA ÖZENLE AÇILMALI ZARF." Demiş arkadaşım. Evet, ayrı bir seramoniydi. Kimi zaman bu seramoni öncesi zarf ile zarfın sahibinin ön düeti vardı. Zarf şöyle bir yoklanırdı tebessümle ve koklanırdı. Gönderenin kokusu sinmiştir o zarfa, kağıda, iyice hissedilir, mektubun etkisi arttırılırdı. Zarf itinayla açıldıktan sonra, bir yudum çay, satır satır mektup okunur. Sevinçler, hüzünler basar, kah ağlanır, kah gülünür, kah üzülünülür okurken mektubu...

Mektuplar, HASRET KAVUŞTURANLARDI bir zamanlar. Elektroniğin soğukluğuna inat, sıcacık, dokunulası güzel yüzlü zarflar, sevimli mahalle postacılarının ellerinde kapımıza kadar getirilir. Haydi, herşeye rağmen, bir sevdiğinize bir mnektup yazın. ZİRA BEN ŞU AN ÖYLE YAPIYORUM... BİR SEVDİĞİM YAKIN ZAMANDA MEKTUBUMLA SEVİNECEK..

MEKTUPLARLA PAYLAŞINLAN HASRETLİKLERİN SICAKLIĞINDA YAŞAMLAR DİLİYORUM YENİDEN...şiiradam 31 aralık 2011