"Çekil be! Zaten kalabalık, birde senin iskemlenin derdini mi çekeceğiz?" diye çıkıştı Büşra, tekerlekli sandalyeyle okul koridorunda ilerlemeye çalışan Selma'ya. Sonra yanından hışımla geçip gitti. Selma, kimseye zarar vermek istemeden, zor bela tekerlekli iskemlesini kalabalığın arasında sürerek, sınıfına gitmeye çalışıyordu. Büşra çoktan sınıfına varmıştı. "Ya, okulun kalabalığı yetmiyor gibi, bir de şu iskemleli kız çıktı başımıza!" diye yakındı arkadaşlarına. Selma, okuldaki tek enlgelli öğrenciydi ve yeni gelmişti. Babasının tayini yüzünden, eski okulunu bırakıp, yeni şehirde yeni bir okula başlamış, diğer okula başladığı zaman yaşadıklarını yeniden yaşamak zorunda kalmıştı. Tekerlekli iskemlesinden nefret ediyordu ama, yapabileceği başka bir şeyi de yoktu. Kader onu ister istemez o iskemleye mahkum etmişti.
Büşra, arkadaşlarıyla sınıfta şakalaşıp eğlenirken, Selma sınıfa girmişti. Zaten sınıfa ne zaman girse bütün gözler hemen ona çevriliyordu. Normalde yardım olmadan sıraya oturamadığı için, öğretmenleri onu en ön sıranın yanında cam kenarında, iskemlesiyle oturmasına izin veriyorlardı. Böylece iskemleden sıraya, sıradan iskemleye geçme derdi olmuyordu. Bu geçişler onu çok zorluyordu. Acı çekiyor, kimi zamanda ağlıyordu. Yaşamak için başkalarının yardımına muhtaç olmak, insanlık onuruna dokunuyor, içerliyordu.
Selma iskemlesini her zamanki yerine götürüp yönünü tahtaya çevirmiş öğretmenin gelmesini bekliyordu. Sınıftaki bütün öğrenciler konuşuyor, şakalaşıyorlardı. Selma'nın katılamayacağı ama katılmayı çok istediği bir coşku vardı aralarında. Selma, bulunduğu yerden mahzun gözlerle onları izliyordu çokta fark ettirmemeye çalışarak. Sebebi bilinmez, bir ara Büşra ile göz göze geldiler; Selma, Büşra'ya sevgi dolu bakışlarla bakarken, Büşra'nın bakışları birden, şimşekler saçarcasına sertleşip, tersleşmişti. Bunu anlayan Selma, hemen gözlerini yeniden önüne indirdi. Gizli gözyaşları gene coşmuş yüreğine doğru akmaya başlamıştı.
Okul çıkışı tesadüfi Selma ve Büşra'nın yolları gene kesişmişti. Büşra yüzünde tatlı bir tebessümle Selma'ya baktı ama, Selma, küçümseyici bir yüz ifadesiyle Büşra'ya bakıp, yanından geçip gitti. Büşra gerçekten çok kırılıyordu. Diğer çocuklarda farklı davranıyor ama en azından belli etmemeye gayret gösteriyorlardı. Selma çok fütursuz bir şekilde tavrını ortaya koyuyor, Büşra'nın alınıp alınmayacağını hiç umursamıyordu. Büşra, zaten okula giriş çıkışlarda sürekli zorluk çekiyordu. Tekerlekli iskemlesini okulun merdivenlerinden indirip çıkarmak tam bir cehennem azabı oluyordu. Allah'tan iyi kalpli bir iki hademe ona yardımcı oluyorlardı. Bu da Büşra'nın zoruna gidiyordu ama başka çaresi yoktu ki!... Okul normal öğrencilere göre yapılmıştı. Okuldan eve gitmek bambaşka bir çileydi. Üstüne üstlük birde okuldaki arkadaşlarının böyle davranması onu iyice kırıyor yıpratıyordu. Her şeye rağmen Büşra, güler yüzlü, sevgi dolu bir kızdı. Gerçek anlamda onu tanıyan herkes çok seviyor, arkadaşlığından memnun kalıyorlardı. Tabi o aşamaya getirmek bir ilişkiyi en zoruydu. Başka insanların gözlerine hemen sakatlığı takılıyor ve ondan uzaklaşıyorlardı. İyide, sakatlığı kendisine yüktü, onlara ne oluyordu ki? Buna bir türlü anlam veremiyordu; sırf bu yüzden insanlardan bir şeyler istemekten sürekli çekinir olmuştu.
Okulda öğretmenleri ona çok sıcak yaklaşıyorlardı. Çok zeki ve çalışkan bir öğrenciydi ve hedefi iyi bir pedagog olmaktı. Diğer öğrencilerle arasının iyileşmesini ve arkadaşlık ilişkilerinin sıcak olmasını sağlamaya çalışıyorlardı. Tabi bütün bu çabalar, insanların ön yargılarına ölümüne sarılmaları sebebiyle çok yavaş işliyordu. Büşra ise durmadan kendine dönüyor, geceleri yalnız kaldığında için ağlayıp kahrediyordu. Neden diğer çocuklar gibi rahatça yürüyemiyordu, koşup oynayamıyordu? Büşra'nın tek ve gerçek dostları kitaplarıydı. Hemen her konuda bol bol okuyordu. Boş zamanlarını hep okuyarak dolduruyor, kendini geliştiriyordu. Bu yüzden diğer öğrencilerden oldukça donanımlı ve farklıydı. Doğal olarak bu öğretmenlerinin gözünden kaçmıyor bu yüzden Büşra'ya ayrı bir ihtimam gösteriyorlardı.
Büşra'nın okuldaki durumu pek değişecek gibi görünmüyordu. Çocuklar sürekli ondan uzak durmayı, aralarına almamayı tercih ediyorlardı. Selma ise sebepsiz yere bulduğu her fırsatta Büşra'ya yükleniyor onu kırıyor rencide ediyordu. Eğitim yılı neredeyse yarıya gelmişti. Dersler, sınavlar tüm hızıyla devam ediyordu. Bütün öğrenciler bir yandan okulu bitirmenin diğer yandan üniversiteye hazırlanmanın derdindeydiler. Herkes, Büşra'da dahil test kitaplarına, yardımcı kitaplara dalmışlardı, harıl harıl çalışıyorlardı. Ne de olsa istikballerini belirleme dönemindeydiler ve çok sıkı çalışmaları gerekiyordu.
Günlerden Perşembe'ydi. Songül okula gelmiş, hademeler yardımıyla sınıfına gitmişti. Sınıfta tuhaf bir durgunluk ve uğultu vardı. Songül, sınıftaki hiç bir arkadaşıyla samimi olamamıştı bu yüzden ne fısıldaştıklarını, uğultunun ve tuhaf durgunluğun sebebini hemen anlayamamıştı. Arkadaşlarından hiç birisi de ona açıklama yapmak gibi bir incelikte bulunmamışlardı. İlk dersleri coğrafya olmasına rağmen sınıfa giren öğretmenleri, rehber öğretmenleriydi. Herkes yerine oturmuştu. Öğretmenlerinin yüzünde üzgün bir ifade vardı.
"Çocuklar!" diye söze başladı öğretmenleri. "Sizlere bugün üzücü bir haber veremek için geldim ben sınıfınıza." O sırada Selma'nın gözleri Büşra'yı aradı sınıfta. Yoktu. Öğretmen devam etti: "Bu sabah, bir arkadaşınız hakkında üzücü bir haber aldık. Ağır bir kaza geçirmiş ve şu an hastanedeymiş. Kaza geçiren arkadaşınız, Büşra!" dediği anda sınıfta bir uğultu kopmuş, Selma'nın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. "Arkadaşınız Büşra'nın durumu ağır, yoğun bakımdaymış. Okula ne zaman döneceği belli değilmiş. Bizim bildiklerimiz bu kadar. Umuyorum arkadaşınızı böyle bir gününde yalnız bırakmazsınız." diyerek sözlerini tamamlamış ve sınıftan çıkmıştı. Selma'nın gözleri dolmuştu, neredeyse ağlayacaktı. Tuhaf bir şekilde, kendisine bu kadar haşin ve kırıcı davranan Büşra'ya karşı sıcaklık hissediyordu. İçten içe sevdiği bile söylenebilirdi. Okul çıkışı, annesinden ricada bulunarak soluğu Büşra'nın yattığı hastanede almışlardı soluğu. Hastanede Büşra'nın anne ve babasını bulmuş, onlarla konuşmuşlardı. Büşra yoğun bakımda olduğu için kimseyle görüştürülmüyordu. Ancak bir kaç gün sonra, yoğun bakımdan çıktıktan sonra görüştürülebileceğini söylemişlerdi. Ondan sonraki her gün, Selma annesinden ricada bulunup, hastaneye Büşra'yı görmeye gidiyordu. Büşra yoğun bakımdan çıktığı anda onu ilk gören arkadaşı da Selma olmuştu. Selma, Büşra'nın sağlığının kısmen yerinde olduğunu, ama bundan sonra yürümesinin imkansız olduğunu öğrenince yıkılmıştı. Ailesinden daha çok onu etkilemişti Büşra'nın durumu. Çünkü, biliyordu neler yaşayacağını, nasıl bir hayata mahkum olacağını. Diğer insanlar içinde, sürekli kaçınılan bir insan olacağını, hayatın her evresinde sürekli zorluklarla mücadele etmek zorunda olduğunu, bunun için çok ama çok güçlü olması gerektiğini çok iyi biliyordu. Büşra, ilk gözlerini açtığında da, Selma'yı başında, anne babasıyla beklerken bulmuş; çok utanmıştı.
Araya yarı yıl tatili girmiş, okulları kapanmıştı. Selma, bulduğu her fırsatta Büşra'yı ziyarete gidiyordu. Her gittiğinde biraz daha yaralanıyordu. Yaralanmasının sebebi ise, Büşra, sakat kalışını kabullenemiyor, Selma'nın geliş sebebininse, onun sakat kalışına sevinmiş olmasına yoruyordu. Fakat durum tam tersiydi. Selma, Büşra'nın neler yaşayacağını çok iyi bildiği için ona yardımcı olmak istiyor, yalnız olmadığını hissettirmeye çalışıyordu. Bir süre sonra, Büşra'nın tutumları, Selma'yı iyice yormuş artık ziyareti kesmişti.
Yarı yıl tatili bitmiş; okulları açılmıştı. Selma, heyecanla gelmişti okuluna. Arkadaşlarına, öğretmenlerine kavuştuğu için sevinçliydi. Gözleri Büşra'yı arıyordu. Hademelerin yardımıyla sınıfına çıkmıştı; sınıfta da gözleri Büşra'yı aramıştı ama yoktu. Selma, iskemlesini her zamanki yerine getirmiş ve ders kitaplarını çıkarıyordu. Her zaman olduğu gibi diğer arkadaşları sanki o sınıfta değilmiş gibi konuşuyor, şakalaşıyor, eğleniyorlardı. Herkes birbirine tatilde neler yaptığını anlatıyordu. Selma ise, bir kapıya bakıyor bir kitaplarına bakıyordu. Gayri ihtiyari Büşra'nın gelişini gözlüyordu. Nihayet Büşra sınıfın kapısında görünmüştü. Onu fark eden herkes birden suskunluğa bürünmüştü. Selma ve Büşra göz göze gelmişlerdi. Selma'nın gözleri dolmuştu. Şu an Büşra'ya sarılmak istiyordu. Büşra onun tam karşı tarafına gelecek şekilde iskemlesini yerleştirmişti. Gözleri dolu dolu olmuştu. Arkadaşları yaratık görmüş gibi bakıyordu ona. Nihayet içlerinden birisi gidip Büşra'ya sarılmıştı. Büşra beklemediği bu hareket karşısında tuhaflaşmıştı sonra birden arkadaşını kendisinden iterek uzaklaştırdı. Bu hareketinden sonra hiç bir arkadaşı ona yaklaşmamıştı.
Bir yanda Selma arkadaşlarıyla daha sıcak ilişkiler kurmaya çalışırken, dışlanıyor; diğer yandan Selma, kendisine yaklaşmaya çalışan arkadaşlarını, kendinden uzaklaştırıyordu. Bu durum öğretmenleri çok rahatsız ediyordu. Rehber öğretmenleri bir çözüm bulmaya kararlıydı. Bir gün okula psikoloji uzmanı bir arkadaşıyla gelmişti. Selma ve Büşra'yı sınıftan çıkarıp; müdürün odasına götürmüşler, rehber öğretmenleri ve arkadaşı sınıfta kalmıştı. Çok uzun konuşmalar olduğu kesindi zira, müdürün odasında bekleyişleri oldukça uzun sürmüştü. Ne Selma, ne de Büşra konuşmuyordu. Arada müdürlerinin sorduğu ufak sorulara kaçamak cevaplar vermek dışında geçen bu uzun sürede hiç konuşmamışlardı. Bir süre sonra rehber öğretmenleri arkadaşıyla birlikte müdürün odasına gelmişlerdi. Müdürün odasında uzunca bir konuşma olmuş, öğretmenleri ve psikolog onları hayata daha sıkı sarılmaları, birbirleriyle iyi ilişki kurmaları, arkadaşlarıyla ilişkilerine dikkat etmeleri yönünde bilgilendirmişlerdi. Selma, bunları daha öncede duyduğu için biliyordu ama Büşra için yeni bir yaşam biçimi başlamıştı. Konuşmadan sonra önce Selma ve Büşra birbirlerine sarılmışlardı. Gözyaşlarını tutamamış, sımsıkı birbirlerine kenetlenmişlerdi. Daha sonra sınıfa döndüklerinde, sınıfta başka bir bayram havası esmiş, bütün arkadaşları onlara sarılmış, şakalaşmış, sohbetler etmişlerdi. Artık farklılıkları farkedip, engelleri kaldırmaya sınıfça karar vermişlerdi. Okul idaresi de yeni bir karar alarak, merdivenlere tekerlekli sandalyelerin daha rahat gelip gitmesini sağlayacak düzeneği kuracaklarını duyurması ayrı bir bayram havası estirmişti.
Öğretmenleri ve psikoloğun hepsine verdiği öz mesaj ise şuydu; "UNUTMAYIN; HEPİMİZ POTANSİYEL ÖZÜRLÜ ADAYIYIZ!"
kaçak hayatlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sırtçı .. "Kaçakçının gizli Öyküsü"((öykü))
![]() |
| Her Sırtçının bir hayatı vardır ama asla bir resmi yoktur... |
Kelimelerin, insanların beyninden silindiği zamanlar vardır hani! Konuşmak istersiniz de, kelimeler dilinizden dökülmek nedir bilmezler. Güçlük çekersiniz kendinizi ifade etmekte. İnsanlar sizleri anlamaz, anlayamaz, anlamak istemezler.
Var olmakla, yok olmak arasında, olmayan, hissedildiği zamanlarda size görünen bir yer vardır. Anlatamazsınız. Ne varsınızdır, ne yoksunuzdur. Zaman, mekan, cisim elle tutulamayacak kadar yok; hislerde yankılar yaratacak kadar vardırlar
Bir yaşam kavgasının orta noktasında sizi bir şeyler, bir anda hayattan koparıverir. Sizin istekleriniz önemli değildir. Yaşamak için savaşırsınız ama, özel isteklerinize yer yoktur; bir hiç olduğunuz her zaman size hissettirilir bu ağır yükün altında. Her gününüz bir öncekinden daha berbat geçecektir. Bunu bütün hücrelerinize kadar hissedersiniz; yaşamınızın bir parçası olur bu duygu.
Bunları yazmak farklıdır, yaşamaksa daha farklı. İnsan olayların içine girince gerçekleri anlıyor.
Sırtçılık. Bence dünyanın en zor işidir. Kaçakçılık yapanlar bilirler. Suriye'den Türkiye'ye mal kaçıranlar.Bunların tuttuğu insanlar vardır: SIRTÇILAR. Kaçakçılar para babası, sırtçılar üç kuruşa hayatlarını pazarlayan emekçiler. Ne kadar yaptıkları kaçakta olsa, sonuçta ekmek parası, geçim dünyasının emekçileridir sırtçılar.
Belki, hepimiz kaçak bir şeyler kullanmışızdır. En azından, sigara içenler mutlaka kaçak sigara içmiştir. Bilmeyiz ki bunun arkasında neler vardır
Bir sırt, 100 ile 120 kilo ağırlığında, harar çuval denilen, devasa çuvallara denir. Sırtçılar, bu dört kişinin dahi taşımakta zorlandığı devasa sırtları, gerek mayınlı tarlada, gerekse gidecekleri noktaya kadar (bu yol sürülü tarla olur, dağ, tepe, ırmak olur fark etmez onlar için) bir çırpıda sırtlanır, koşarak gece karanlığında en kısa sürede ulaşırlar.
İşte böyle bir sırtçıydı Ökkeş. Boylu, poslu, kaslı, diri sicim gibi bir vücuda sahipti. 23-24 yaşlarında bir delikanlıydı. İki senedir nişanlıydı ve evlenebilmek, mutlu bir yuva kurabilmek için para biriktirmesi gerekiyordu Ökkeş'in. Çalışabileceği pek iş yoktu. Gündüzleri tarlalarda çalışıyor, geceleri kaçaklarda sırtçılık yapıyordu. Hayatını tehlikeye atarak mutlu bir yuvanın temellerini oluşturmaya çabalıyordu.
Sırtçıların, en çok korktuğu sınır boyundaki askerden mermi yemektir. Ökkeş'inde korkusu buydu. Bunun dışında mayından bile korkmazlardı. Çünkü, sırtçı kafilesinin başında mutlaka bir MAYINCI vardır ve gidecekleri yolu adım adım o belirleyerek, onları mayının gazabından korurdu.
Asker, ne kadar anlaşılmış olsa da, plan bozulup zamansız bir baskında, mutlaka ateş edebilirdi. Genelde havaya ateş edilse de, kör kurşunun nereye gideceği bilinmez ve kurşundan hesap sorulmazdı. Sonuçta onlar bir suç işliyorlardı.
Gene öyle bir gece, Ökkeş'in anlaştığı kafile Suriye'den Türkiye'ye çay ve sigara sırtlarını geçiriyorlardı. Askerle işi bağlamak kaçakçının işiydi. Geçiş olacağı zamanlar onlar çoğunlukla bundan emindirler ama, temkinlidirler de aynı zamanda.
Üç yüz tane sırt vardı, yirmi sırtçı vardı. Yarım saatte sırtlar Türkiye tarafında, iki kilometre mesafede bir bağ evine getirilmesi gerekiyordu. Anlaşmalar tamamdı. Ortalık sütlimandı. Suriye tarafında, Türkiye tarafında devriyeler çekilmişti. Mayıncı yolu belirlemiş, mayınlı sahaya halılar serilmiş, tel örgüler kancalarla açılmış, iz tarlasına sehpalar atılmış, her şey hazırlanmıştı. Ve start verildi. Sırtçılar koşar adımlarla ama koşmadan, hızlı ama acele etmeden sırtları Türkiye'ye geçirmeye başlamışlardı. Her şey yolunda gidiyordu. Hiç kimse planlananın dışına çıkmadan karınca gibi yüzer kiloluk sırtları taşıyor, akan tere yorgunluğa aldırmıyorlardı. Hayat sigortalarını hiç düşünmüyorlardı.
Sırtların iki yüz tanesi kazasız belasız geçmişti. Kimsenin ne olduğunu anlayamadığı bir anda; bir gürültü koptu. Hava birden aydınlandı bir an. Havada çıvgın gibi, yanan bir mermi sırtçılara doğru ilerledi. Acı bir bağırma sesi geceyi, kör bir bıcak gibi yırttı. Sırtçılardan birisi yaralanmıştı. Bu bir baskındı. Nasıl olduğunu kimse anlayamamıştı. Herkes çil yavrusu gibi, yakalanmamak için dağılmışlardı. Arkalarından mermi yağıyordu. Yaralanan kimdi acaba? Bunun, bir kisi dışında hiç kimse için bir anlamı yoktu o anda.
Ökkeş kazandığı paralarla birçok eşyasını tamamlamış ve ziynet eşyasının bir kısmınıda almıştı. Biraz daha çalışıp, evlendikten sonra bu işi bırakacaktı. Ama kör kurşun o gece gelmiş Ökkeş'in sol elini bulmuştu. Kurşun onu tam bileğinden vurmuştu, bileği onulmaz bir halde paramparça olmuştu.
Geceyi saklanarak geçirdiler. Ökkeş kanayan, darmadağın olmuş bileğini acısını içine gömerek, gömleğiyle sarmıştı. Sabahın olmasını bekliyordu buna da şükür. Kafasından da vurulabilirdi ya da vücudunun herhangi bir yerinden. Buna da şükürdü. Allah onun evlenip çoluk çocuğa karıştığını görmesini istemişti.
Sabah olunca onu tedaviye götürmüştü kaçakçı. ama gizlice. Jandarmanın duymaması gerekiyordu, öyle de oldu. ama Ökkeş'in sol elinin bileğinden kesilmesi gerekiyordu. Buna da şükürdü. Altı üstü bir sol el. Canından da olabilirdi.
Nişanlısı olanları öğrenince günlerce ağlamıştı. ama ağlamanın, üzülmemin anlamı yoktu. Evlenebilmeleri için daha para gerekiyordu. Zaman zaman Ökkeş "ah benimde babam olsaydı" diye içinden geçirirdi. Ama yoktu işte, mayın almıştı babasını; olsun du, buna da şükürdü. Yaşıyordu ve sevdiği kızla evlenebilecekti.
İyileşir iyileşmez Ökkeş tekrar işe çıkmaya hazırlandı. Bu kez elektronik eşya gelecekti. Gündüz nişanlısı ne kadar yalvardıysa onu vazgeçiremedi. Elektronik sırtın ücreti daha fazlaydı. Bunu kaçıramazdı. Bundan sonra belkiydi.
Ökkeş o gece Allah'a yalvararak, bildiği bütün duaları okuyarak gitmişti sırta. Nişanlısı ise evde durmadan Ökkeş için Allah'a yalvarıyordu. Biricik nişanlısına bir şey olmasındı. Bu sondu.
Her şey hazırdı. Ortalık yatışmıştı, devriyeler yuvalarına çekilmiş, mayınlı tarlada pasavan belirlenmiş, iz tarlası, tel örgüler halledilmiş geçirilecek sırtlar Suriye tarafına çoktan gelmiş, onları bekliyordu. Son kontrollerden sonra sırtçılar geçtiler Suriye'ye
Tekrar hummalı bir çalışma başlamıştı. Sınırlar arası alış verişti bu. Karıncaların yuvaya yem taşımalarına şahit olmuşuzdur. Tek sıra halindedirler ve sıra asla bozulmaz, kimse kimseye engel olmaz. Sırtçılarda karıncalar gibiydi. Onları koruyan Allah inançları ve gecenin koyu karanlığıydı yol göstericileri ise azimleriydi.
Sırtlar neredeyse bitmişti. Son sırtlar geliyordu. Türkiye'ye geçen sırtçı karanlıkta kayboluyordu. Ortada kimse görünmüyordu. Ökkeş en son sırtta en son adamdı. Yüreği yerinde durmuyordu. Terliyordu. Ama bu terleme her zamankine benzemiyordu; buz taneleri dökülüyordu adeta ter yerine. Anlam veremiyordu. Anlamsız bir korku, bütün benliğini sarmıştı. O an kesin kararını verdi; son sırttı, son adamdı, son işti, mayın tarlaları son, iz tarlaları son, sırtçılık sondu. Bu korkuları bir daha yaşamak istemiyordu. Artık başka işe bakacaktı. buna da şükürdü.
Ama olmadı. Şansızlık bu! Adama yapıştığı zaman bırakmıyor işte. Tel örgüye neredeyse varmıştı; birkaç adım daha. Ama son adım oldu. Bir topuk mayınına bastı, yolun dışında. Bir anda gökyüzü aydınlandı. Tel örgüler, kopan et parçalarıyla doldu. Dünya bir anda karardı tekrar, kemikler, etler, kanlar, korkular...
Ökkeş sırtla birlikte olduğu yere yığılmıştı. Patlamayı duyan askerler havaya doğru ateş etmeye başlamışlardı. Ortalıkta kimse yoktu. Ökkeş'in yardımına kimse koşamamıştı.
Ökkeş'in dünyası tekrar tekrar başına çökmüştü. Nişanlısı geldi gözünün önüne. Evlendiklerini, mutlu bir yuva kurduklarını, çocuklarının olduğunu düşündü. Nişanlısı iki taneden fazla olmaz diyordu çocuk için. Olsun du. İki tanede güzeldi. Zaten o da fazlasını istemiyordu ki. ayağı acıyordu. Bir an eliyle dokunmak istedi ayağına. O an acı bir feryat bütün mayınlı tarlayı ve mıntıkayı kapladı. Kapladı ve o feryat havada karanlıkta asılı kaldı.
Var olmakla yok olmak arasındaki o belirsiz nokta. Hissedildiği zamanlarda hüküm sürdüğü nokta. Anlatılmayan. Var mısınız yok musunuz? Zaman, mekan, cisimler, insanlar neredeler; ne oldular? Yaşamak mı oyunun adı? Ne olursa olsun buna da şükür. Daha yaşanacaklar, yazılacaklar bitmedi şükür.
16 temmuz 98 - şiiradamı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



Follow Us
Yayınlarımızdan mail yoluyla haberdar olmak isterseniz aşağıdaki kutuya mail adresinizi yazıp Submit tuşuna tıklayın